Bismillah… Sen asırlar öncesinden gelen sabah yeliydin… Tatlı bir meltem gibi yalınayaklıları okşayan sen, bir kasırga gibi küfrü ve zulmü alt üst ediyordun… Muhammed’in rahmetini, Ali’nin yiğitliğini, Huseyn’in dirilten direnişini getirmiştin… “Her müslüman bir kova su dökse, İsrail’i sel götürür” diye haykırıyor, ümmeti bu “kanser tümörü”ne karşı uyarıyordun… Müslümanların uyuşturulmuş bilincini açmak için o yaşlı bedenin, ama...
“Gül yüzlü vakitlerin pirine” Bir seher vaktiydi… Kan rengi şafaklar aydınlığı müjdeliyordu… Şubatın dondurucu soğuğuna rağmen, sıcacık bir gülümseme yayılmıştı yüzlere. Seher Yıldızı bütün ihtişamıyla parlıyordu… Parlaklığı, karanlığa yakılan bir meşale gibiydi… Işıktan rahatsız olan yarasalar feryat ettiler. Dehşete kapılmışlar, can havliyle ışıktan rahatsız olan gözlerini korumaya çalışıyor, oraya buraya...
Bismillah… Sen Ruhullah’ın vedasına tanık oldun mu hiç? Hani Seyyid Ahmet’in babası, tarihin seyrini değiştiren adam Humeyni’nin vedasına. Nasıl da çaresizdi hastanede, bir o kadar da sevinçli rabbine dönüyor diye. Bugün Resul’ün evinde matem var, Humeyni’nin oğlu Ahmet ayakları ucunda, tıpkı Fatıma gibi. Sen Ruhullah’ın vedasına tanık oldun mu hiç? Ameliyat odasında bir avuç doktor, ellerinde yüce insanın hayatı. Hekimi gözleri açık...


