Hanefilik Mezhebi Nedir Kuralları Fıkhı Nelerdir

Yazar: beytül ahzan Tarih: 1 Ocak 2018 5.2K kez okundu Genel Yorum Yok

HANEFİLİK NEDİR

Hanefilik; İmam-ı Azam adı ile şöhret bulmuş Ebu Hanife’ye ait olan fıkıh ekolünün adıdır.

hanefilik mezhebi nedir


Gerçek adı Numan’dır. Hicri 80 senesinde Küfe’de doğmuştur ve varlıklı bir ailenin çocuğu olarak orada yetişmiştir. Irak ve Hicaz bölgeleri Ebu Hanife’nin büyüdüğü dönemde çok önemli ilim merkezleri idi. Bu merkezlere aralarında sahabelerinde olduğu binlerce mümin yerleşmişti.

Hz. Ömer Küfe’ye Fasih Arapça dilini konuşan kabileleri ikamet ettirmiş ve Abdullah bin Mesud’u ilim öğretmesi için Küfe’ye yollamıştı.

İbn Mesud Hz. Osman’ın halifeliğinin sonlarına kadar Küfe halkına Kur’an’ı ve fıkıh öğretmiştir. Bu sebeple bu bölgede çok fazla fıkıh ve hadis âlimi yetişmiştir. Talebe sayısının 4000 civarında olduğu söylenir. Ayrıca Küfe’de Ebi Vakkas, Salman-ı Farisi, Ebu Musa-Eş’ar gibi çok seçkin sahabeler de Küfe’de bulunuyorlardı.

Hz. Ali Küfe’ye geldiğinde burada yaşayan fakihlerin çokluğundan dolayı çok sevindiği bilinmektedir. İbn Mesud’a rahmet dilediği ve Küfe’yi ilimle doldurduğu ve onun öğrencilerinin Küfe’nin kandilleri olduğunu söylediği bilinir.

Mısır’a yerleşmiş olan sahabelerin sayısının 300 civarında olduğu buna karşılık Küfe’de yaşayan sahabelerin sayısının 1500 dolaylarında olduğu kaynaklarda yer almaktadır. Hatta bu sahabelerin 70 kadarının da Bedir savaşına katılmış oldukları bilinir.

Küfe’de yaşayan bu âlim sahabelerden ilim fe feyiz alarak yetişen ve içtihat yapabilecek dereceye ulaşan onlarca din âlimi yetişmiştir.

İşte Ebu Hanife böyle bir iklimin olduğu Küfe şehrinde yetişmiştir. Ebu Hanife Ebi Süleymen’dan 18 yıl ders almıştır. Bu sebeple Ebu Hanife’nin fıkhı Ebi Süleyman vasıtası ile İbrahim en-Nehai, Esved ve Alkeme yolu ile Abdulalh bin Mesud’a oradan da Hz. Ali ve Hz. Ömer’e dayanır.

Hz. Ömer’in Irak ekolüne katkısı Abdullah bin Mesud yolu ile olmuş, Hz. Ali’nin ise kaza ve fetvaları Irak ekolüne katkı yapmıştır. Küfe şehri hadis malzemesi açısından da bu yönü ile çok zengindir.

Ebu Hanife Küfe şehrinde öncelikle Kur’an’ı Kerimi hıfzetmiştir. Edebiyat, sarf ve nahif öğrenmiştir. Küfe başta olmak üzere Basra ve tüm Irak’ın en önde gelen alimlerinden hadis dinledi ve fıkıh konularını öğrendi. Çalışkanlığı, hafıza gücü ve zekâsı ile ilim sahipleri arasında öne çıkmıştır.

Hac ziyaretleri sırasında şahsen sahabelerden hadis dinlemiş olan tabiilerin bazıları ile temasta bulunmuş ve kendilerinden hadis dinlemiştir.

Hocası olan Hammad vefat ettiğinde Ebu Hanif’e 40 yaşlarında idi. Boşalan kürsüde kendisi ders vermeye başladı. Ders ve fetva verme usulü diğerlerine göre farklıdır ve dinleme usulünden ziyade istişare esasına dayanır. İki tip ders veriyordu ve ilki öğrencilerine düzenli olarak verdiği fıkıh dersleri, ikincisi ise dışarıdan gelen halkın sorduğu sorulara cevap verme yöntemidir. Bu sebeple Hanefi mezhebi istişare etmek esasına dayanmaktadır.

Kendisi konuları teker teker ortaya koyar daha sonra öğrencilerini dinlerdi. Sonrasında da kendi görüşünü beyan eder ve ardından meseleyi bazen bir ay öğrencileri ile tartışırdı. İçtihat derecesine yükselmiş olan ve meselenin incelenmesi hususunda hazırlığı olanlar da fikir ve içtihatlarını dile getirdikten sonra mesele hakkında müzakere biter ve son söz olarak Ebu Hanife fikrini söylerdi. Kendisi meseleyi tekrar izah ve tasvir ettikten sonra ve kendi delillerini ve içtihadını söyler, gerekli olan düzeltmeler yapılıp cevaplar tek tek verildikten sonra konu ile ilgili karar alınır ve son derece veciz cümleler halinde şahsen kendisi tarafından yazdırılırdı. Bu vecizeler daha sonraları fıkıh kaideleri halini almıştır.

Daha sonraları Ebu Hanife’nin ibadet, muamelat ve ukuba yani ceza hukukuna ilişkin emir ve yasakları en başından tekrar incelenmiş ve gözden geçirilerek varsa eksik ve fazlaları düzenlenmiştir. Konu başlıklarına göre tasnif ve tedvin edilen tüm meseleler Muhammed bin Hasan eş-Şeybani tarafından Zahiru’r-Rivaye adı ile kaleme alınmıştır. Kendisi daha küçük yaşlardan beri Ebu Hanife’nin ilim ortamlarında bulunmuş ve eğitimini Ebu Yusuf’un yanında bitirmiştir. Ebu Hanife öğrencilerinden 36 tanesinin yetişkin olduğunu 28 tanesinin kadılık, 6 tanesinin müftülük, 2 tanesinin de hem baş kadılık ve hem de fetva makamına layık olduğunu söylemiştir. Bu iki kişiden birisinin Ebu Yusuf olduğunu belirtmiştir.

Ebu Yusuf’un Zahiru’r-Rivaye kitabı 6 tane yazılmıştır ve sonraki âlimlere tevatür yolu ile nakledilmiştir. Bu 6 kitap Hanefi mezhebinin temellerini oluşturur ve her birinin ayrı ayrı adı vardır. Ancak bu kitapların tamamına ise Mesaili-Usul adı da verilmiştir.

Zahiru’r-Rivaye’de Ebu Hanife’nin, Ebu Yusuf’un ve İmam Muhammed’in görüşleri toplanmıştır. Devrin özelliği olması açısından Ebu Hanife fıkıh konularını muhtemeldir ki öğrencilerine yazdırmıştır. Bu altı kitapta kendisine ait olduğu söylenen konuların gerçekten Ebu Hanife’ye ait olduğu konusunda hiç şüphe yoktur. Meselelerin ifadesindeki veciz üslup Ebu Hanife’nin sözleri olduğunu kesin olarak ortaya koyar.

Daha sonra Zahirur’r-Rivaye adı altındaki bu altı kitap Muhammed el-Mervezi tarafından kısaltılmış ve bir araya getirilmiş ve el-Kafr adı altında tek bir kitap haline getirilmiştir. Kendi döneminde bu kitap Hanefi mezhebine ait görüşleri ve meseleleri öğrenmek isteyenler yeterli gelmiştir. Daha sonra el-Kafr adlı bu kitap 150 yıl kadar sonra es-Serahsi tarafından şerh edilmiş ve el-Mebsut adı altında tam 30 cilt yazılmıştır.

Ebu Hanife kendisine isnat edilen ve günümüze kadar ulaşmış olan kitaplar genel olarak kelam ve akait konuları ile ilgilidir.

Ebu Muhammed ve Ebu Yusuf Hanefi mezhebinin teşekkül etmesinde çok etkili olan müçtehitlerdir. Ebu Yusuf vergi, mal ve devlet hukukuna ilişkin Kitabü’l-Harac adli bir eser yazarak Hanefi mezhebinin halk ve devlet ricali arasında yayılmasında büyük katkı sağlamıştır. Ayrıca Abbasi Halifesi olan Harun er-Reşit döneminde baş kadılık yapmış ve bu sayede Hanefi mezhebinin icrasında ve kazada uygulanmasında önemli katkısı olmuştur.

Es-Serahsinin el-Mebsud adlı şerhinden sonra Hanefi fıkhını açıklayan ve daha da geliştiren birçok te’lifler yazılmıştır.

Ebu Hanife bir mesele hakkında içtihat yaparken önce Kur’an’a daha sonra sünnet, icma ve kıyasa başvururdu ve hükmünü bu şekilde verirdi. Bir konu öncelikle Kur’an ile karşılaştırılır ve çözüm bulunabiliyorsa hükme bağlanırdı. Eğer bir çözüm bulunamıyor ise peygamberin sünnetinde çözüm aranırdı. Sünnetin peygamber efendimize ait olduğunu anlama konusunda da farklı metotlar uygulardı. Her ananeyi sünnet olarak kabul etmez meşhur hadisler dışında olanları özel olarak incelemeye tabi tutardı.

Ebu Hanife’nin az hadis bildiği konusundaki görüşler tamamen gerçeklere aykırıdır. Hadise az önem verdiği ve muhalefet ettiği yönündeki görüşler de son derece yanlıştır. Kendisi hadis diye rivayet edilen bir sözü hemen kabul etmemiş ve değişik tetkiklerle hadisin sahih olduğunu araştırarak red ya da kabul ettiği için kendisi hakkında bu söylentiler çıkmıştır. Bu sebeple bazılarının kabul ettiği ama kendisinin kabul etmediği birçok konu ortaya çıktığından hadise gereken önemi ve değeri vermiyor diye mezhep imamlarınca ve âlimler tarafından laflar söylenmiştir.

Hadis araştırması konusunda son derece titizlik gösterilmiş ve hadis konusunu bir prensip altına almışlardır. Ebu Hanife’nin içtihat ekibinde kendisine yardım eden hadis uzmanlarının olduğu içtihat ederken bizzat konunun uzmanlarından öğrendiği 4000 kadar hadisi kullandığı tarafsız âlimlerin ortaya koyduğu bir gerçektir. ,

Ebu Hanife’nin bir hadisi kabul etmemesi hadisin gerçek olup olmadığını anlamak için ortaya koyduğu ve bir yöntem bir prensip haline getirdiği şartlara uymamasındandır. Sahih olan bir hadisi kabul etmemesi diye bir konu yoktur ve yukarıda belirttiğimiz gibi bir konuda içtihat yaparken bildiği 4000 kadar hadisten yararlanmıştır.

Bir konu hakkında içtihat yaparken hadisten de gereken çözümü bulamıyor ise bu sefer kıyas ve istihzan yoluna giderdi. Kur’an’da, sünnet ve hadiste çözümü bulunamayan bir meseleyi kıyas yolu ile çözmeye çalışır eğer kıyas uygun düşmüyorsa bu sefer istihzan yolunu tercih ederdi.

Kıyas ve istihzan konusu tartışmalı ve uzun bir mesele olduğundan burada bu iki kavramın açılımına ve üzerinde yapılan karşı fikirlere ve tenkitlere girmeyeceğiz.

Hanefi mezhebi Irak bölgesinde doğmuş ve yeşermiş ve Abbasiler döneminde ülkenin fıkıh mezhebi halini almıştır. Daha sonra doğu taraflarına ve Horasan’a doğru yayılım göstererek büyük bir gelişim sağlamıştır. Bu sebeple birçok Hanefi âlimi ve hukukçusu bu bölgelerden çıkmıştır.

Mağrip bölgesinde Hanefiler 15. Yüzyıla kadar Malikiler ile birlikte yaşıyorlardı. Sicilya bölgesi ise neredeyse tam olarak Hanefilerin etkisi altında idi Abbasi devrinden sonra bir süre Hanefi mezhebinde bir gerileme olmuşsa da özellikle Osmanlı devri ile birlikte büyük bir gelişim ve yayılım göstermiştir. Halkı başka mezhebe bağlı olan bölgelere de Hanefi hâkimler gönderilmiş ve Hanefi mezhebine bu bölgelerde resmiyet kazandırılmıştır. Mısır ve Tunus buna örnek gösterilebilir.

Günümüzde Orta Asya ülkelerinin çoğunda Hanefi mezhebi hâkimdir. Pakistan’da gene hâkim mezhep Hanefiliktir. Ayrıca Balkan ülkelerindeki Müslümanların tamamına yakını gene Hanefi mezhebi mensubudurlar. Bunun yanında Yemen’in Aden bölgesi, Suriye ve Hicaz bölgesindeki Müslümanların önemli bir kısmı da Hanefi’dirler. Ülkemiz Müslümanlarının da çok önemli bir kısmı Hanefi mezhebine mensupturlar. Bu sebeple Ehl-i Sünnet mensubu olan Müslümanların çok önemli bir bölümünü Hanefiler oluşturur. İşte bu açıdan Hanefiliğin kurucusu olan İmam-ı Azam Ebu Hanefi’nin İslam dini açısından önemi oldukça fazladır.

HANEFİ MEZHEBİNE GÖRE NAMAZ 

Temizlik ve temizlenmenin ibadetlerde ön şart olduğunu belirtmiştik. Bir Müslüman için ibadetlerin en önemlisi namazdır. Çünkü namaz, Kur’an-ı Kerim’de bize emredilen kulluk görevleri içinde adı en çok (136 kere) vurgulanan ibadet şeklidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) “Namaz dinin direğidir” diyerek bu önemi ayrıca açıklamıştır. Namaz emri Peygamberimize, diğer emirler gibi Cebrail A.S. tarafından değil, Miraç gecesi bizzat Allah (CC) tarafından bildirilmiştir. Sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olarak günde beş vakit kılınan namazın farzları, 6’sı dışında (öncesinde) ve 6’sı içinde olmak üzere 12 tanedir.

Namazın dışındaki farzlar: 

1- İç temizlik : Namaz kılacak kimsenin cünüp ise gusletmesi (yıkanması), abdestsiz ise namaz abdesti almasıdır.
2- Dış temizlik : Namaz kılacak kişinin bedeninin, elbiselerinin ve namaz kılacağı yerin temiz olmasıdır.
3- Örtünme (avret yerlerinin kapalı olması) : Avret yeri erkekler için göbek ile diz kapağı arası, kadınlar için ise el, yüz ve ayaklar dışındaki bütün vücuttur.
4- Vakit: Her namazın kendine özel bir zamanı vardır.
a) Sabah namazının vakti, güneşin doğuş istikametinde yana doğru yayılan beyazlığın (fecrin) görülmesi ile başlar ve güneşin doğuşuna kadar devam eder. (Takvimlere göre bu süre, imsak vakti ile güneş doğuşu arasında geçen zamandır.) Bu süre içinde kılınamayan sabah namazı öğleden önce (güneş doğuşunun 45 dakika sonrası ile, öğle vaktinin 15 dakika öncesi arası) kılınabilir. Ancak bu durumda sadece namaz borcu ödenmiş olur, namaz kılma sevabı önemli ölçüde azalır.
b) Öğle namazının vakti, bir cismin gölgesinin doğuya doğru uzamaya başladığı (yani güneşin batıya doğru yöneldiği) an ile başlar ve gölgenin kendi boyunun iki misline ulaştığı zamana kadar devam eder.
c) İkindi namazının vakti, öğlenin sona erdiği an ile, güneş batışının 30 dakika öncesidir. Kerahet vakti denen bu son 30 dakikalık sürede (eğer kılınmamışsa) ikindi namazının farzı dışında hiç bir namaz kılınamaz.
d) Akşam namazının vakti, güneşin batışı ile ufuktaki kızıllığın kaybolmasına kadar geçen süredir. Akşam namazının geciktirilmeden kılınması müstehaptır.
e) Yatsı namazının vakti, akşamın sona erdiği an ile imsak vakti arasıdır. Ancak imsak vakti beklenmeden, en geç gece yarısında kılınması uygundur. Vacip olan vitir namazı, yatsı namazının bitiminden sonra kılınır. Ramazan ayına özgü olan teravih de yatsı namazı vaktinde kılınır.
Vaktin girmesi namazın aslî şartlarından olduğu için, vaktin belirlenemediği yerlerde (meselâ kutupların iç bölgelerinde) yaşayan bir Müslümanın vakti belirlenemeyen namazları kılma sorumluluğu bulunmaz. Ancak o kişilerin, o yere en yakın bölgede geçerli olan saatlere uyarak ibadet etmeleri, İslam alimlerince bir tedbir olarak tavsiye edilmiştir.
5- Kıbleye yönelme : Kıblenin ne yönde olduğunu bilmeyen kimse etrafındakilere sorarak namazını kılar. Namazdan sonra bu yönün yanlış olduğunu öğrense bile namazını kılmış sayılır. Ama bir kimse etrafa soruşturmadan kendi tahmini ile kıbleye yönelse ve sonradan bu yönün yanlış olduğunu öğrense, namazını tekrar kılması gerekir.
6- Niyet etme : Niyet “istemek, arzu etmek”, namaza niyet ise “sırf Allah rızasını kazanmak için namaz kılmayı arzulamak” anlamına gelir. Niyet kalp ile yapılır. Ayrıca dil ile (meselâ: “niyet ettim Allah rızası için bugünkü öğle namazının farzını kılmaya, döndüm kıbleye” şeklinde) söylemek ise sünnettir. Cemaatle namaz kılacak olanların ayrıca “uydum hâzır olan imama” demeleri gerekir.

Namazın içindeki farzlar: 

1- Namaza başlama (iftitah) tekbiri : Kişinin, en az kendinin duyacağı bir sesle “Allah-ü Ekber” demesidir.
2- Kıyam (ayakta duruş) : Farz ve vacip olan namazlarda, asgari bir ayet okunacak sürece ayakta durmaktır. Özürlü olanlar oturarak kılabilirler.
3- Kıraat (Kur’an okuma) : Namazda bir veya daha çok ayet okumak farzdır. Bu okuma, en azından kişinin kendi duyabileceği bir sesle olmalıdır.
4- Rükû (eğilme) : Vücudun belden yukarı olan kısmını 90 derecelik bir açı ile öne doğru eğmektir. Kadınların bu kadar çok eğilmesi gerekmez.
5- Secde : Alın ve burnu birlikte yere koymaktır (burnu yere değdirmek vacip, alnı yere değdirmek ise farzdır). Bir rekâtta yapılan secdelerin her ikisi de farzdır. Secde süresince ayakları havaya kaldırmak uygun olmaz.
6- Son oturuş : İki rekatlı namazlarda ikinci, dört rekatlı namazlarda ise dördüncü rekattaki son oturuş farzdır.

Namazın vacipleri: 

Namazın vaciplerinden bir veya birkaçını unutarak terk eden kişinin sehiv (yanılma) secdesi yapması gerekir. (Sehiv secdesi, namazın bitiminde selâm verdikten sonra yeniden iki defa secde ederek son oturuşa geçmektir.) Vaciplerden birini bilerek terk eden kişinin namazı bozulmuş olur. Namazın bazı önemli vacipleri:

a) Sünnet (nafile) namazların her rekatında, farz namazların ise ilk iki rekatında Fatiha suresini okumak,
b) Fatiha suresini önce, kıraat edilecek ayetleri ise daha sonra okumak (bu kıraatin kısa bir sûre veya asgari üç kısa ayet uzunluğunda olması yeterlidir),
c) Rükû ve secde gibi hareketlerde sayıya uymak (meselâ bir rekâtta iki kere rükû, bir veya üç kere secde etmemek),
d) Kıyam, rükû ve secdede çok acele etmemek (en az “sübhanallah” diyecek kadar beklemek),
e) Oturuşlarda “teşehhüd”ü (“et-tehiyyâtü” duasını) okumak,
f) Namazı “es-selâmü” diyerek selam verip bitirmek (tam şekli “es-selâmü aleyküm ve rahmetullah”tır),
g) Vitir namazında kunut duasını okumak.

Namazın sünnetleri: 

Namazdaki sünnetleri terketmekle namaz bozulmaz, ama uygulanması halinde ek sevap kazanılmış olur. Bu sünnetlerden bazıları:

a) Namaza başlarken yapılan niyeti dil ile ve başlangıç tekbirinden hemen önce söylemek,
b) Her rekatın başında Fatiha suresinden önce gizlice besmele çekmek,
c) Fatiha suresinden sonra gizlice “amin” demek,
d) Rükû tespihlerini (subhane rabbiyel azim) üç kere söylemek,
e) Rükûda dizleri bükmemek, mümkünse 90 derece öne eğilmek,
f) Rükû ve secdeden doğrulunca “sübhanallah” diyecek kadar beklemek,
g) Secdede başı iki el arasına koymak, dirsekleri yere değdirmemek,
h) Secde tespihlerini (subhane rabbiyel alâ) üç kere söylemek,
i) Son oturuşta, “et-tehiyyatü” duasını okuduktan sonra “Allahümme salli” ve “Allahümme barik” salâvatlarını okumak,
k) Önce sağa, sonra sola selam vermek.

Namazı Bozan Bazı Şeyler: 

1- Namaz içinde (unutarak da olsa) az veya çok konuşmak veya gülmek namazı bozar,
2- Namaz kılarken bir veya iki elle bir iş yapılır, bir şey düzeltilirse bakılır. Eğer yapılan iş, dışardan bakan birinde onun namazda olmadığı kanısını uyandıracak oranda ise namaz bozulur. Bu kanıyı uyandırmayan küçük hareketler namazı bozmaz.
3- Dişler arasında kalmış nohut tanesinden büyük yemek kırıntısını yutmak namazı bozar, kırıntı küçükse namaz bozulmaz, ama mekruhtur,
4- Sakız çiğnemek namazı bozar,
5- Ağıza giren yağmur, kar ve dolu gibi maddelerin yutulması namazı bozar.

Namazda Yapılmaması Gereken Bazı Şeyler (Mekruhlar) : 

Namazda yapılan bazı hareketler namazın sevabını azaltır, ama tek başına namazı bozmaz:

1- Namazda gözleri yummak veya başını kaldırıp göğe bakmak,
2- Tembellik veya önemsememe sebebiyle başı açık namaz kılmak,
3- Daha iyisi varken, yırtık pırtık, eski ve kirli elbiseyle namaz kılmak,
4- Esnemek zorunda kaldığı zaman ağzı kapatmamak (ağız sağ elle veya sol elin arkası ile kapatılır),
5- Büyük veya küçük abdest sıkıştırması varken namaz kılmak,
6- Kasten öksürmek veya ses çıkararak boğazını (genzi) temizlemek,
7- Ön saflarda boş yer varken, arkada tek başına imama uymak,
8- Üzerinde veya elbisesinde canlılara ait resim bulunduğu halde namaz kılmak,
9- Secdeye varırken elleri dizlerden önce yere koymak ve secdede karnı bacaklara yapıştırmak,
10- Cemaatle namaz kılarken, imamdan önce rükû ve secdeye gitmek veya imamdan önce rükû ve secdeden kalkmak,
11- Farz namazlarda özürsüz olarak bir yere dayanmak (sünnet namazlarda mekruh sayılmaz),
12- Secdeden kalkarken ayaklardan birini öne atmak,
13- Elinde bir şey tutarak namaz kılmak.

Çok önemli bir sebep yokken namazların vaktinde kılınmayıp kazaya bırakılması imani bir zayıflık işareti sayılır. Namazların kaza edilmesi, eğer tövbe ile birlikte yapılırsa, Allah’ın (CC) o namaza ait borcu affına sebep olabilir. Ama bu eylemden dolayı namaz kılma sevabına ulaşmak mümkün değildir. Buna rağmen kaza şeklinde de olsa, kılınamayan namazların edasına dikkat etmek gerekir.

Kaza namazları güneşin doğuş, batış ve tam tepe noktada bulunduğu kerahet vakitleri dışında her zaman kılınabilir. Bunun için, eğer biliniyorsa, kılınamayan namazın vaktine (meselâ “vaktinde kılamadığım dünkü ikindi namazının kazasını kılmaya” şeklinde) niyet edilir. Eğer vakit bilinmiyorsa, kılınamayan ilk veya en son namazın vaktine (meselâ “vaktinde kılamadığım ilk -veya en son- ikindi namazının kazasını kılmaya” şeklinde) niyet edilir. Kaza namazı kılmadan önce ezan ve ikamet (kaamet) getirilmesi uygundur. Eğer ardarda birkaç kaza namazı kılınacaksa ezan sadece bir kere okunur, ama ikamet her namaz için ayrı ayrı getirilir.

Namaz kılınacak yerin ve üzerinin temiz olmasına dikkat edilir. Abdest alınıp, kıbleye dönülür. Hangi namazı kılınıyorsa ona niyet edilir.
Şimdi sabah namazının sünneti için niyet edelim:.

  • Niyet ettim Allah rızası için sabah namazının sünnetini kılmaya

Tekbir – Al Takbir

Erkekler : Gözler secde yerine bakıyor. 
Ellerin içi kıbleye dönük, başparmak kulak yumuşağına değiyor.İki ayak birbirine parelelel, ayaklar arasında 4 parmak sığacak kadar mesafe var. 

Allahu Ekber denilir..

Hanımlar : Hanımlar tekbir alırken ellerimizi omuz hizalarına kadar kaldırır. Ayaklar az açık. Vücudumuz diktir. 
Eller göğüs üstünde, gözler secdeye bakar durumdadır. 
Allahu Ekber denilir.Sonra Euzu Besmeleçekilir ve Fatiha-i Şerife okunur. 
Sonunda “Amin” denir. Peşinden kısa bir süre okunur. Eller yana salınarak “Allahu Ekber” denerek ruküa eğilinir.

ErkeklerGözler secde yerine bakıyor. 
Eller göbek altına bağlanmış vaziyette. Sağ elin küçük parmağıyla başparmak, sol elin bileğini halka gibi kavramış şekilde. 
İki ayak arası 4 parmak kadar açık ve birbirine parelel.

Hanımlar: Gözler secdeye bakar.
Eller göğüsler üzerine bağlanır. Sağ el sol el üzerindedir. İki el beraberce göğüs üzerine konur. 
Ayaklar az açık, vücudumuz diktir. 

Rükû – Al Rukuh

Rükuda üç kere “Sübhane rabiye’l azıym” denir. 
“Semiallahü limen hamideh” ve “Rabbena lekel hamd” diyerek doğrulunur.
Peşinden “Allahu Ekber” diyerek secdeye varılır.

Erkekler:Gözler iki ayak ucuna bakıyor. 
Baş ile sırt aynı hizada, sırt düz vaziyette ve yere parelel durumda. 
Bacak ve kollar gergin. Parmaklar açık, sıkıca diz kapaklarını kavramış durumda.

Hanımlar: Gözler ayak ucuna bakıyor.
Ayaklar az açık. Baş sırt hizasına gelmeyecek kadar az eğik. Dizler ve dirsekler hafif bükük. Eller dizlerin üzerinde. 

Erkekler: 
Baş iki el arasında. Alın ve burun yere değiyor. Parmaklar kıbleye doğru. Dirsekler yere değmiyor ve vücuda yapışık değil. Karın oyluklardan ayrı. Ayak parmakları kıbleye dönük, topuklar bitişik.

Hanımlar: Alın ve burun yere değiyor. Baş iki el arasında, parmaklar kıbleye doğru. Dirsekler yere değiyor ve vücuda yapışık, oyluklar da karna bitişik durumda. Ayakların üstü yere gelmiş şekilde ve her iki ayak sağa yatık. 

İkinci Rekat – Second Rakah* İkinci rekat birinci rekat’a benzer, ancak yalnız Besmele çekilir ve Fatiha-i Şerife okunur. Sonunda “Amin” denir. Peşinden kısa bir süre okunur. Daha sonra önceki gibi rukü ve secdeler yapılır. İkinci secdeden sonra “Allahu Ekber” denilerek oturulur.
Ka’de – Oturuş – Al-QadaBu oturuşta “Etteahiyyatü, Allahumma Salli, Allahumme Barik, Rabbena duaları okunur.

Erkekler: Gözler oyluklara bakıyor. Eller oyluklar üzerinde, parmaklar kendi halinde. Sol ayak yatık ve üzerinde oturulmuş. Sağ ayak dik ve başparmağı kıbleye dönük. 

Male

Hanımlar: Son oturuşta, eller dizler üstünde serbest. Ayakların her ikisi de sağa çıkarılmış. Ayaklar üzerine değil, yere oturulur. Gözler dizlere bakmakta.

Selam – Salam Dualardan sonra, önce sağa sonra sola dönülerek 
Es-selâmü aleykum ve rahmetüllah” denir. 
Namaz tamamlanmış olur. 

Erkekler: 
Eller oyluklar üzerinde, parmaklar kendi halinde. 
Sol ayak yatık ve üzerinde oturulmuş. Sağ ayak dik ve başparmağı kıbleye dönük. 
Baş önce sağa çevrilmiş ve gözler omuza bakıyor, sonra sola çevrilmiş ve gözler omuza bakıyor.

Hanımlar: Gözler oyluklara bakıyor. Eller oyluklar üzerinde, parmaklar kendi halinde.Her iki ayak sağa çıkarılmış vaziyette 

Baş önce sağa çevrilmiş ve gözler omuza bakıyor, sonra sola çevrilmiş ve gözler omuza bakıyor.

Hanefi Mezhebine Göre Abdest

 

Yorum Bırak


Akik Taşı Yüzük Sor
Whatsapp ile Sor!