Kantinde Bir Saat (Veda Haccı ve Gadir-i Hum Üzerine Bir Piyes)

Yazar: beytül ahzan Tarih: 24 Kasım 2010 4.1K kez okundu Genel 2 Yorum
Kantinde Bir Saat (Veda Haccı ve Gadir-i Hum Üzerine Bir Piyes)
Bu yazıyı değerlendirin

gadri hum

Bu makale için bir önsöz yerine kısa bir not düşmeyi yeğlerim.

“Veda Haccı ve Kadir-i Hum” konusunda bugüne değin bir çok eser hazırlanıp, okuyucularına ulaştırılmıştır. Ama bazen bazı noktalar dikkatlerden kaçmış ya da yazarın kalemi ağır olduğundan okuyucu tam olarak konuyu kavramakta zorlanmıştır.

Az sonra okuyacağımız bu hikaye türü yazı, değerli büyüklerimizden olan Şehit Sadr’ın kızkardeşi Şehit Bint ul Huda’nın “Hastanede görüş” ya da Felsefe tarihi üzerine başarılı bir roman-hikaye özelliğine sahip Norveçli üniversite öğretmeni Jostein Gaarder’ın yazdığı “Sofin’in dünyası” adlı eserleri gibi, okuyucuya anlatılmak istenenleri bir hikaye üslubuyla sunmaktadır.

Amaç sadece bir kitleye değil; 7’den 70’e herkese olmalıdır.

Kantinde Bir Saat

Zil çalmış ve İlahiyat Fakültesi öğrencileri yavaş yavaş sınıflarından çıkmaya başlamışlardı. Az önce biten İslam tarihi dersi, biraz hareketli geçmiş ve öğrenciler de hala sınıfta konuşulanları tartışıyorlardı. Levent Ahmet’e dönerek;

–         Oooo Ahmet, bakıyorum da sınıfta hocayla bilgi yarışmasına giriyorsun?!

–         Yooo neden yarışacakmışım ki; ben sadece her zaman atlanan ve hatta hiçbir zaman değinilmeyen yerleri dile getirilmeye çalıştım.

–         Benden sana bir arkadaş tavsiyesi, o hocayla fazla tartışma, adamı sınıfta bırakır söylemiş olayım.

–         Ne yazık, doğrularını savun ve sınıfta kal!

Bu arada Olcay Ahmet’e;

–         Yaa neyse Ahmet, sen şu olayı bir anlat bakalım, ben tam olarak

anlayamadım.

–         Peki, o zaman sessiz, sakin bir yere gidelim.

–         Levent sen de bizimle geliyor musun?

–         Tabii ya severim heyecanlı yeni bahsleri!

Az önce biten İslam tarihi dersinde öğretmen, Peygamber efendimizin Veda Haccını anlatmış ama Hz. Muhammed’in (saa) Hz. Ali’yi yanına çağırarak söylediği sözleri yüzeysel ve kendine özgü yorumlarıyla geçiştirmişti. Bunun üzerine Ahmet de öğretmene itiraz ederek, olayların tam da sizin anlattığınız gibi cereyan etmediğini ve böyle önemli bir konunun bu şekilde örtbas edilmesinin yanlış olduğunu dile getirmişti. Tabii bu tartışma ders zili çalana kadar devam etmiş ve Olcay gibi bir kaç öğrencinin aklında soru işaretleri bırakmıştı.

Ahmet, Olcay ve Levent beraber fakültenin bahçesindeki kantine indiler;

–         Evet beyler ne içeriz?

–         Ben bir kola alayım.

–         Levent sana zahmet bana da bir ayran.

–         Eeee nerede kalmıştık?

–         Sen Veda Haccı meselesini anlatacaktın ve bu arada, o sınıfta dediğin Gadir-i Hum muydu neydi, o konuyu da anlat…

–         Tabii, ama önce şunu belirteyim, Gadir-i Hum, Peygamber efendimiz Hazreti Muhammed’in (saa) Veda Haccı sonrası o büyük konuşmayı yaptığı yere deniliyor. Yani Gadir-i Hum diye ayrı bir konu yok, o sadece konuşmanın gerçekleştiği mekânın adı. Ama olayı en başından anlatsam daha iyi olur sanırım. Hz. Muhammed (saa)  diğer Müslümanlar gibi o seneki Hac görevini yerine getirmiş ve Mekke’den on binlerce hacıyla beraber Medine’ye doğru geri dönmeye başlamıştı.

Hicri 10. yılın 18 Zilhacce günü Mekke ve Medine arası Cuffe yakınlarında, yani yaklaşık Mekke’ye 200 km. uzaklıkta bir dört yol olan Gadir-i Hum, kuzeyden Medine’ye, doğudan Irak’a, batıdan Mısır ve güneyden Yemen’e bağlanan ve günümüzde, genelde Hac için hava yolunun tercihi nedeniyle o eski hareketliliğini yitirmiş ve kullanım dışı kalmış ama zamanında, önemli bir su birikintisine sahip,  bir nevi son buluşma noktası konumunda bir yerdir.

Peygamber efendimiz de, ömrünün sonunda ümmetine genel bir vasiyet bırakma niteliğinde bir hutbe icra etmek istemiştir bu mekânda.

Hz. Peygamber, bu açıklama için en iyi zamanı seçmişti. Çünkü eskiden günümüzdeki gibi haberleşme ağı yoktu. Bu günün dünyası bir büyük köy misali interneti, televizyonu, gazeteleri, telefon ve birçok haberleşme aracına sahip ama o zamanlar bir yere haber yollanmak istenildiğinde, zamanın en hızlı aracı olan atlı posta ile ve istenilen yere giden bir kervanla emanetler, mektuplar yollanır, haberler ulaştırılırdı.

İyi bir zamanlama dememden kasıt; son Veda Haccında birçok etraf ülkeden, Mısır, Filistin, Şam, Yemen yani o günün İslam toprakları içinde olan her yerden hacılar gelmiş ve bu en iyi tebliğ ve posta aracı olmuştur. Ayrıca o zaman Gadir-i Hum’da toplananların sayısı 120 bin kişiye kadar aktarılıyor kitaplarda ama bu onların hepsinin Hac’dan geldiği anlamına gelmiyor. Çünkü stratejik bir konuma sahip olan Hum, diğer kafileler için de bir mola yeri statüsündeydi yani daha önce de dediğim gibi sadece Hac’dan gelenlere has bir mekân değildir.

–         Evet, Peygamberimizin bu yeri seçmesi gerçekten çok güzel bir karar.

–         Ben de aynı kanıdayım, zaten onun için biraz uzun anlattım Gadir-i Hum’un coğrafi konumunu. Hz. Muhammed (saa) tam bu yere geldiğinde yanındakilere, ilerlemiş olanların geri dönmesi ve geride kalanların acele edip buraya toplanmaları emrini verir. Tabii şunu da belirteyim, Tarih kitapları o zamanın hava koşullarını şöyle nakletmektedir; Havanın sıcaklığından, kimisi şalını ıslatıp başına atmış, kimisi yere, ayaklarının altına sermişti. Peygamber için iki ağaç arası alelacele derme-çatma bir gölgelik hazırlanmıştı. Ayrıca bazıları, etraftaki kayaların üzerine oturmuş, bazıları da ayakta durmayı yeğlemişti. Yani tüm bu koşullar göz önünde bulundurulacak olunursa, gerçeken de Nebi Muhammed (saa) halka çok önemli bir mesaj verecektir.

–         Peki, Ahmet, neden Peygamber tüm anlatacaklarını Mekke’de anlatmadı?

–         Şu var aslında, Hz. Muhammed (saa) normalde Hac ziyareti bitiminde Mekke’de kalacaktı ama Allah’ın emri ile Medine’ye doğru yola koyuldu ve ardından yolda şu ayet nazil oldu;

«يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ مَا أُنزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ وَاللهَ يَعْصِمُكَ مِنْ النَّاسِ إِنَّ اللهَ لاَ يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ»

(Ya eyyuhar resul belliq ma unzile ileyke min rabbik ve in lem tef’al fema bellaqtu risaletehu…)

“Ey Peygamber! Rabbinden sana ineni eksiksiz (halka) ulaştır. Ve bunu gerçekleştirmezsen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun. Allah seni halktan (gelebilecek her türlü tehlikeden) korur…” (Maide 67)

En büyük görevi Yüce Allah’ın mesajlarını halka bildirmek olan Peygamberimizin, bu gelen Allah emrini halka iletmek zorunluluğu Hac’da değil de Gadir-i Hum’da böyle bir konuşma yapmasına neden oldu.

Bu arada Levent söze girer;

–         Amma olmuştur hani, düşünsene hacılar tam evlerine gidip ailelerine kavuşmayı hayal ederken, o cehennem gibi Arabistan sıcağında Peygamberin konuşmasını beklemeye başlamışlar.

–         Tabii büyük bir ihtimalle dediğin gibidir ama iki cihan efendisi Hz. Muhammed (saa)  hakkında inen “وَمَا يَنْطِقُ عَنْ الْهَوَى”  “Ve ma yentiku a’nil heva”  “(O) kendisinden birşey söylemez” (Necm 3) ayetini unutmamak gerek. Çünkü kendisinden üstünlük beklenen bir peygamberin, abes bir eylemde bulunması düşünülemez.

–         Ahmet! Şu ana kadar olan gelişmelerden ben Peygamber’in, halka anlatacağı konunun çok önemli bir mesele olduğunu anlıyorum.

–         Gerçekten öyle Olcay, Hz. Muhammed (saa)  Maide suresi 67’den sonra uzadı uzadıya çok kapsamlı ve hemen hemen tüm İslami konulara değinen bir konuşma yaptı. Zaten buraya kadar sınıfta öğretmenle benim aramda hiç bir sorun da olmadı. Asıl konu bundan sonra başlıyor. Konuşmanın devamında Hz. Peygamber halka ; Ben sizin hepinizden üstün değil miyim?  diye sormuş ve topluluk da; Evet! diyerek Hazreti peygamberi onaylamışlardır. Ardından şöyle buyurdu;  “من کنت مولا فهذا علي مولا” (Men kuntu mevla fe haza Ali mevla!) “Ben kimin önderi isem, Ali de onun önderidir!”

–         Tabi ya, zaten sınıfta da sizin tartışma bundan sonra başladı. Hoca, Ben kimin dostu isem, Ali de onun dostudur! demişti. Yani olay şu şekilde oluyor, burada ki kilit kelime “Mevla”.

–         Evet, zaten çok anlamsız olur yüzbini aşkın insanın o uygunsuz hava şartlarında beklemesi, peygamberin uzunca bir konuşma yapması ve hepsinden ötesi şu inen ayete bir dikkat edelim, bakın Yüce ne buyuruyor; “وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ” (Ve bunu gerçekleştirmessen O’nun risaletini yerine getirmemiş olursun.) yani Allah sırf Ali’yi halka dostum diye tanıtmazsan 23 sene zarfında yapmış olduğun tüm çabalar boşa mı gitti demek istemiştir. Bunu bir arkadaşım güzel bir örnekle açıklıyordu; “Peygamberin bu örneği aynı namaza benzer, sen kalk abdestini al, tüm namaz öncesi gereksinimleri yerine getir ve namaz içinde okuyuş ve teleffuzlar olsun, tüm namaz içi vacip ve müstehaplara dikkat et ama namaz sonunda selam vermeden öylece kalk git, namazın batıl olur… Peygamberin risaleti de aynı buna benziyor, Gadir-i Hum’da verilen görevi yapmazsan, tüm 23 senen boşa gitmiş olur!” Akla biraz ters düşmüyor mu bu?

–         Evet ama…

–         Bir önceki cümlesinde “Elestu evla bikum…” derken üstünlüğü kastediyor ama, nasıl oluyorda “Men kuntu mevla” da arkadaşlığı? Acaba bir tezad yok mu burada?

Olcay söze karışır ve şöyle der;

–         Hadi farzedelim “Mevla” dost manasında kullanıldı, ama şu varki herkez Hz. Ali’nin Peygamberin dostu olduğunu, aralarından su sızmadığını biliyordu, yani bir nevi sen haklısın Ahmet, bunun böyle bir durumda değinilmesine ne gereği var ki?

Ahmet konuşmasına devam eder;

–         Bakın isterseniz size, kendi dilimizden “Mevla” hakkında bir kaç örnek vereyim.

–         O nasıl olacak?

–         “Mevla” kelimesinin gerçek harfleri nedir?ل-ي  و- Ve-Le-Ye, değil mi?

–         Evet.

–          Türkçemizde kullanılan kelimeleri bir kontrol edelim o zaman; “Mevlana Celaleddin Rumi” derken ne kastediliyor? Arkadaşım Celaleddin Rumi değil herhalde!? Efendimiz olarak kullanılıyor Mevlana burada. Başka bir örnek vereyim, öğretmen öğrencisine “Yarın okula velin gelecek!” derken, sen hiç mahalle arkadaşını götürdün mü okula velin diye?

–         Yooooo!

–         İşte burada da Veli’den kasıt, sözlüksel manası olan “Küçük çocukların halinden mesul kimse, Sahip, Malik, Muhafaza edendir.” Hatta Allah’ın isimlerinden biri olarak da kullanılır. Ya da başka bir misal verilecek olunursa; aynı kökten olan “Vali” “İstanbul valisi yeni projeler peşinde.”  Yani şöyle mi denilmek isteniliyor, “İstanbul dostu yeni projeler peşinde.” Yooo, sözlükler bunu şöyle alıyor; “Vali, bir ilde hükümeti temsil eden en yetkili yönetim görevlisi.” Örnekler oldukça çoktur.

–         Evet, Veliaht da Ve-Le-Ye kökünden gelir haklısın Ahmet.

–         Tabii, onun da sözlük manasına bakacak olursak; Bir hükümdarın ölümünden veya tahttan çekilmesinden sonra tahta geçmeye aday olan kimse olduğunu görürüz. Aynı şekilde “Velayet” o da; Sulta ve otorite anlamında. Ve kilit kelimemiz “Mevla” da;  Efendi, Sahip, Malik olarak beyan edilir lügatlarda. Yani bunlar en kapsamlı kullanış şekilleridir. Bunların yanı sıra, Hessan bin Sabit’in Hz. Muhammed’in konuşmasının bitimi ardından okuduğu şiir de,

(Fekale lehu: kum Ya Ali! Feinneni razituke min ba’di imamen ve hadiyen)

“Kalk ayağa ey Ali! Kendimden sonra önder ve yolgösteren seçtim seni!”

Mevlanın, arkadaş-dost değil de, (Hadi ve imam) önder-yol gösterici olduğunu görüyoruz. Ve işin güzel tarafı, Peygamber de Hessan’nın bu şiirine hiç bir itirazda bulunmamıştır, çünkü olayı kalıcı kılan bir enstanteneydi bu. Bir de her zaman verilen örneklerden birisidir şu; Bir müdür yolculuğa çıkacağı zaman kendisi yerine mutlaka bir muavin, bir yardımcı bırakır her nekadar bu işyeri küçük de olsa. Durum böyleyken neden, dev bir dinin temsilcisi olan Muhammed peygamber (saa) kendisinden sonra bir yardımcı, bir yönetici seçmesin ki?

Levent biraz duraksayarak;

–         Ya aslında ben ne sana ve ne de hocaya bu konuda katılmıyorum Ahmet. Bence ikinizde Veda Haccı’na kendinizden eklemeler yapmışsınız. Gerçekte, “Men kuntu Mevla” kısmı olsun ve Hz. Ali’nin peygamberin yanında durması olsun bunların hepsi asılsız iddialar.

Olcay karışır söze;

–         Olur mu öyle şey Levent, sen de amma yaptın. Bizim kaynak kitaplarımız olan Kütübü Sitte’de dahi var bunlar.

–         Valla bilemeyeceğim, ben hiç görmedim.

Ahmet;

–         Senin bir şeyi görmemen, bir olayın çürütüleceği ve anlamını yitireceği manasına gelmez. Hem ayrıca, “Gadir-i Hum” hadisi en güvenilir kaynaklı yani mütevatir diye adlandırılan İslam hadisleri arasında yer almaktadır. Tüm Şii kaynak ve büyükleri bunu kabul ederken yaklaşık 360 kadar tanınmış Sünni din adam ve araştırmacısı da bunu onaylar. Hadis doğrudan 110 peygamber sahabesi tarafından aktarılmış ve bu konu üzerine 26 meşhur din adamı ve tarihçi onlarca kitap yazmıştır.

Levent tekrar;

–         Eee neden öyleyse bu şekilde bir karışıklık çıkacağını bile bile Sünni kaynaklar bunu nakletmiştir?

–         Bunu da bir arkadaşım şu şekilde yorumlar; “Birçok Ehl-i Sünnet ravi ve hadisçisi, bu hadisi 110 sahabi aktarımlı meşhur bir nakil olduğundan kitaplarında yer vermişlerdir. Yani bu hadisi inkâr eden birisinin ilmi şahsiyeti yüzde yüz zedelenecektir.” Bu şekilde olunca da kaynaklardan eksiltilememiştir ama manası ile oynanmıştır.

–         Öyleyse neden bunlardan bizim haberimiz yok?

–         Bak Levent! Ne yazık ki, Türkiyemiz de buna dâhil, birçok İslam ülkesi “Men kuntu Mevla”yı gerçek manasıyla duymamıştır hatta daha kötüsü, gerçek manasını bırakın bir yana, bu cümleleri işitmemişlerdir bile…

–         Doğru, ama aklıma takılan bir kaç soru daha var.

–         Sor, elimden geldiğince, dilim döndüğünce yanıtlamaya çalışırım.

–         Mademki Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi kendisinden sonra, İslam ümmetine önder olarak seçti, peki neden birçok büyük sahabe ve Müslümanların kahır çoğunluğu bunu onaylamadı? Bu göz önüne alınacak olunursa, o zaman bize itiraz hakkı düşmezki, çünkü onlar Peygamberin en yakın etrafıydı. Bu bir, ikinci olarak da, neden Hz. Ali kendi hakkını savunmadı?

–         Burada yanlış bir kıyas yapılmaktadır. Kim demiş her zaman çoğunluk haklıdır diye? Mesela dünyada Hristiyan nüfusu Müslüman nüfusundan epeyce fazla ve hatta bir milyarı aşkın nüfuslu Çin Halk Cumhuriyeti tam bir Komünizm ülkesidir ya da Hindistan, halkının çoğu putperest ve ineğe tapan kitleler oluşturuyor. Yani Budistler dahi Müslümanlardan fazla, öyleyse onlar çoğunluk diye, Muhammed’i (saa) ve İslam’ı kabul etmiyorlar diye inancımızdan vaz mı geçelim!?

–         Ama onlar Peygamber sahabesi?

–         Olsun, bir kitlenin yerden değersiz taşlar toplaması o toplanan taşların değer kazanacağı anlamına gelmez ki. Bak, sahabenin bir diğer kısmı da; başta Hz. Ali’nin kendisi olmak üzere Salman-ı Farsi, Mikdad, Ebuzer Gaffari, Ammar Yasir, İbni Abbas, İstanbul’da kabri bulunan ve sırf birinci halife Ebu Bekir’e biat etmemek için o ihtiyar haliyle savaşı bahane ederek Arabistan topraklarından ayrılan ve Bizans ellerinde şehit düşen Ebu Eyyübi Ensari ve hatta bu haksızlığı protesto edip bir daha ezan okumayan Bilal Habeşi ve bir kaç diğer ad yapmış peygamber sahabesi bu çoğunluğun içinde yoktu. Peki, buna ne demeli? Ayrıca, Hazreti Nebi (saa), Ali’yi (as) Veda Haccında kendisinden sonra İslam önderi olarak seçip, halktan O’nun için biat (Siyasi anlaşma) alıyor ve tarih sayfalarını incelersek şu gerçek karşımıza çıkacaktır; Peygamberin halk ve sahabeden aldığı biatların hepsi önemli, hassas ve stratejik durum ve konumlardır (Biati Aqabe, biati Rezvan vb.). Yani kısaca halk Ali’ye Hum’da biat etmiş ve onu onaylamıştır ama her ne olduysa her şey, iki ay on gün sonra yani Hz. Peygamberin vefatı ile patlak vermiştir. Bir kısım sahabe, henüz Peygamberin naaşı toprağa verilmeden seçimlere gitmiştir…

Hz. Ali’nin seçimlerden sonra tepki vermediği ve hakkını aramadığı hakkında olan konuyu da şöyle açıklaya biliriz; İmam Ali gerek hükümeti sırasında ve gerek Nebi Muhammed’in vefatından sonra birçok yerde ve birçok zamanda buna değinmiştir. Bunlardan bir tanesi de, O’nun hükümeti sırasında büyük Kufe camiinde Hilafet hakkında yaptığı konuşmasıdır. İmam Ali (as) konuşması esnasında Gadir-i Hum’da bulunupta şu an camide olanlardan ayağa kalkıp olayı anlatmalarını istedi, bunun üzerine yaklaşık 30 kişi ayağa kalktı ve bunların 16’sı Bedir savaşına katılan Peygamber sahabesiydi. Kısaca, Hum’da Hz. Nebi’nin (saa) sözlerini onlar da aynen tekrar ettiler. Ama camide Gadir-i Hum’da olup, ayağa kalkmayanlar da yok değildi. Artık bunu kin yüzünden mi yoksa tembellikten mi yaptılar bir şey diyemem ki bunlardan birisi Enes bin Malik’tir. Hz. Ali (as) konuşması bittikten sonra Malik’e yaklaşarak; “Sen de oradaydın ama az önce şehadet vermek için ayağa kalkmadın!” dedi. Malik de cevap olarak; “Ali! Ben çok yaşlandım ve peygamberin orada dediklerini çoktan unuttum.” dedi. Bir bahaneden öteye başka bir şey değildi bu.

Evet arkadaşlar, hemen hemen tüm olanları anlattım sizlere. Artık seçim ve karar hakkı sizin dersem umarım yadırgamazsınız beni.

HASAN BEDEL


Yorum Bırak

  1. fatih kahraman dedi ki:

    Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in medar-ı nizâı, hattâ akaid-i imaniye kitaplarına ve esasat-ı imaniye sırasına girecek derecede büyütülmüş bir meseleye kısaca bir işaret edeceğiz.
    Mesele şudur:
    Ehl-i Sünnet ve Cemaat der ki: “Hazret-i Ali (ra), Hulefa-i Erbaa’nın dördüncüsüdür. Hazret-i Sıddık (ra) daha efdaldir ve hilafete daha müstahak idi ki en evvel o geçti.”
    Şîalar derler ki: “Hak, Hazret-i Ali’nin (ra) idi. Ona haksızlık edildi. Umumundan en efdal Hazret-i Ali’dir (ra).” Davalarına getirdikleri delillerin hülâsası: Derler ki “Hazret-i Ali (ra) hakkında vârid ehadîs-i Nebeviye ve Hazret-i Ali’nin (ra) ‘Şah-ı Velayet’ unvanıyla ekseriyet-i mutlaka ile evliyanın ve tarîklerin mercii ve ilim ve şecaat ve ibadette hârikulâde sıfatları ve Hazret-i Peygamber aleyhissalâtü vesselâm ona ve ondan teselsül eden Âl-i Beyt’e karşı şiddet-i alâkası gösteriyor ki en efdal odur, daima hilafet onun hakkı idi, ondan gasbedildi.”
    Elcevap: Hazret-i Ali (ra) mükerreren kendi ikrarı ve yirmi seneden ziyade o hulefa-i selâseye ittiba ederek onların şeyhülislâmlığı makamında bulunması, Şîaların bu davalarını cerh ediyor. Hem hulefa-i selâsenin zaman-ı hilafetlerinde fütuhat-ı İslâmiye ve mücahede-i a’da hâdiseleri ve Hazret-i Ali’nin (ra) zamanındaki vakıalar, yine hilafet-i İslâmiye noktasında Şîaların davalarını cerh ediyor. Demek Ehl-i Sünnet ve Cemaat’in davası haktır.
    Eğer denilse: Şîa ikidir. Biri, Şîa-i Velayet’tir; diğeri, Şîa-i Hilafet’tir. Haydi bu ikinci kısım garaz ve siyaset karıştırmasıyla haksız olsun. Fakat birinci kısımda garaz ve siyaset yok. Halbuki Şîa-i Velayet, Şîa-i Hilafet’e iltihak etmiş, yani ehl-i turuktaki evliyanın bir kısmı Hazret-i Ali’yi (ra) efdal görüyorlar. Siyaset cihetinde olan Şîa-i Hilafet’in davalarını tasdik ediyorlar.
    Elcevap: Hazret-i Ali’ye (ra) iki cihetle bakılmak gerektir. Bir ciheti; şahsî kemalât ve mertebesi noktasından. İkinci cihet, Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsini temsil ettiği noktasındandır. Âl-i Beyt’in şahs-ı manevîsi ise Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâmın bir nevi mahiyetini gösteriyor.
    İşte birinci nokta itibarıyla Hazret-i Ali (ra) başta olarak bütün ehl-i hakikat, Hazret-i Ebubekir ve Hazret-i Ömer’i (ra) takdim ediyorlar. Hizmet-i İslâmiyet’te ve kurbiyet-i İlahiyede makamlarını daha yüksek görmüşler. İkinci nokta cihetinde Hazret-i Ali (ra) şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt’in mümessili ve şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt, bir hakikat-i Muhammediyeyi (asm) temsil ettiği cihetle, muvazeneye gelmez. İşte Hazret-i Ali (ra) hakkında fevkalâde senakârane ehadîs-i Nebeviye, bu ikinci noktaya bakıyorlar. Bu hakikati teyid eden bir rivayet-i sahiha var ki Resul-i Ekrem aleyhissalâtü vesselâm ferman etmiş: “Her nebinin nesli kendindendir. Benim neslim, Ali’nin (ra) neslidir.”
    Hazret-i Ali’nin (ra) şahsı hakkında sair hulefadan ziyade senakârane ehadîsin kesretle intişarının sırrı şudur ki: Emevîler ile Haricîler, ona haksız hücum ve tenkis ettiklerine mukabil Ehl-i Sünnet ve Cemaat olan ehl-i hak, onun hakkında rivayatı çok neşrettiler. Sair Hulefa-i Raşidîn ise öyle tenkit ve tenkise çok maruz kalmadıkları için onlar hakkındaki ehadîsin intişarına ihtiyaç görülmedi. Hem istikbalde Hazret-i Ali (ra) elîm hâdisata ve dâhilî fitnelere maruz kalacağını nazar-ı nübüvvetle görmüş, Hazret-i Ali’yi (ra) meyusiyetten ve ümmetini onun hakkında sû-i zandan kurtarmak için ﻣَﻦْ ﻛُﻨْﺖُ ﻣَﻮْﻟﺎَﻩُ ﻓَﻌَﻠِﻰٌّ ﻣَﻮْﻟﺎَﻩُgibi mühim hadîslerle Ali’yi (ra) teselli ve ümmeti irşad etmiştir.
    Hazret-i Ali’ye (ra) karşı Şîa-i Velayet’in ifratkârane muhabbetleri ve tarîkat cihetinden gelen tafdilleri, kendilerini Şîa-i Hilafet derecesinde mes’ul etmez. Çünkü ehl-i velayet meslek itibarıyla, muhabbet ile mürşidlerine bakarlar. Muhabbetin şe’ni ifrattır. Mahbubunu makamından fazla görmek arzu ediyor ve öyle de görüyor. Muhabbetin taşkınlıklarında ehl-i hal mazur olabilirler. Fakat onların muhabbetten gelen tafdili, Hulefa-i Raşidîn’in zemmine ve adâvetine gitmemek şartıyla ve usûl-ü İslâmiyenin haricine çıkmamak kaydıyla mazur olabilirler.
    Şîa-i Hilafet ise ağraz-ı siyaset, içine girdiği için garazdan, tecavüzden kurtulamıyorlar, i’tizar hakkını kaybediyorlar. Hattâ ﻟﺎَ ﻟِﺤُﺐِّ ﻋَﻠِﻰٍّ ﺑَﻞْ ﻟِﺒُﻐْﺾِ ﻋُﻤَﺮَcümlesine mâsadak olarak Hazret-i Ömer’in (ra) eliyle İran milliyeti ceriha aldığı için intikamlarını hubb-u Ali suretinde gösterdikleri gibi Amr İbnü’l-Âs’ın Hazret-i Ali’ye (ra) karşı hurucu ve Ömer İbn-i Sa’d’ın Hazret-i Hüseyin’e (ra) karşı feci muharebesi, Ömer ismine karşı şiddetli bir gayz ve adâveti Şîalara vermiş.
    Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı Şîa-i Velayet’in hakkı yoktur ki Ehl-i Sünnet’i tenkit etsin. Çünkü Ehl-i Sünnet, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkis etmedikleri gibi ciddi severler. Fakat hadîsçe tehlikeli sayılan ifrat-ı muhabbetten çekiniyorlar. Hadîsçe Hazret-i Ali’nin (ra) Şîası hakkındaki sena-yı Nebevî, Ehl-i Sünnet’e aittir. Çünkü istikametli muhabbetle Hazret-i Ali’nin (ra) Şîaları, ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat’tir. Hazret-i İsa aleyhisselâm hakkındaki ifrat-ı muhabbet, Nasâra için tehlikeli olduğu gibi Hazret-i Ali (ra) hakkında da o tarzda ifrat-ı muhabbet, hadîs-i sahihte tehlikeli olduğu tasrih edilmiş.
    Şîa-i Velayet eğer dese ki: Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı fevkalâdesi kabul olunduktan sonra, Hazret-i Sıddık’ı (ra) ona tercih etmek kabil olmuyor.
    Elcevap: Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in ve Faruk-u A’zam’ın (ra) şahsî kemalâtıyla ve veraset-i nübüvvet vazifesiyle zaman-ı hilafetteki kemalâtı ile beraber bir mizanın kefesine, Hazret-i Ali’nin (ra) şahsî kemalât-ı hârikasıyla, hilafet zamanındaki dâhilî bilmecburiye girdiği elîm vakıalardan gelen ve sû-i zanlara maruz olan hilafet mücahedeleri beraber mizanın diğer kefesine bırakılsa elbette Hazret-i Sıddık’ın (ra) veyahut Faruk’un (ra) veyahut Zinnureyn’in (ra) kefesi ağır geldiğini Ehl-i Sünnet görmüş, tercih etmiş.
    Hem On İkinci ve Yirmi Dördüncü Sözlerde ispat edildiği gibi: Nübüvvet, velayete nisbeten derecesi o kadar yüksektir ki nübüvvetin bir dirhem kadar cilvesi, bir batman kadar velayetin cilvesine müreccahtır. Bu nokta-i nazardan Hazret-i Sıddık-ı Ekber’in (ra) ve Faruk-u A’zam’ın (ra) veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risalet noktasında hisseleri taraf-ı İlahîden ziyade verildiğine, hilafetleri zamanlarındaki muvaffakıyetleri Ehl-i Sünnet ve Cemaat’çe delil olmuş. Hazret-i Ali’nin (ra) kemalât-ı şahsiyesi, o veraset-i nübüvvetten gelen o ziyade hisseyi hükümden ıskat edemediği için Hazret-i Ali (ra) Şeyheyn-i Mükerremeyn’in zaman-ı hilafetlerinde onlara şeyhülislâm olmuş ve onlara hürmet etmiş. Acaba Hazret-i Ali’yi (ra) seven ve hürmet eden Ehl-i Hak ve Sünnet, Hazret-i Ali’nin (ra) sevdiği ve ciddi hürmet ettiği Şeyheyn’i nasıl sevmesin ve hürmet etmesin?
    Bu hakikati bir misal ile izah edelim. Mesela, gayet zengin bir zatın irsiyetinden evlatlarının birine yirmi batman gümüş ile dört batman altın veriliyor. Diğerine beş batman gümüş ile beş batman altın veriliyor. Öbürüne de üç batman gümüş ile beş batman altın verilse elbette âhirdeki ikisi çendan kemiyeten az alıyorlar fakat keyfiyeten ziyade alıyorlar.
    İşte bu misal gibi Şeyheyn’in veraset-i nübüvvet ve tesis-i ahkâm-ı risaletinden tecelli eden hakikat-i akrebiyet-i İlahiye altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kemalât-ı şahsiye ve velayet cevherinden neş’et eden kurbiyet-i İlahiyenin ve kemalât-ı velayetin ve kurbiyetin çoğuna galip gelir. Muvazenede bu noktaları nazara almak gerektir. Yoksa şahsî şecaati ve ilmi ve velayeti noktasında birbiri ile muvazene edilse hakikatin sureti değişir.
    Hem Hazret-i Ali’nin (ra) zatında temessül eden şahs-ı manevî-i Âl-i Beyt ve o şahsiyet-i maneviyede veraset-i mutlaka cihetiyle tecelli eden hakikat-i Muhammediye (asm) noktasında muvazene edilmez. Çünkü orada Peygamber aleyhissalâtü vesselâmın sırr-ı azîmi var.
    Amma Şîa-i Hilafet ise Ehl-i Sünnet ve Cemaat’e karşı mahcubiyetinden başka hiçbir hakları yoktur. Çünkü bunlar Hazret-i Ali’yi (ra) fevkalâde sevmek davasında oldukları halde tenkis ediyorlar ve sû-i ahlâkta bulunduğunu onların mezhepleri iktiza ediyor. Çünkü diyorlar ki: “Hazret-i Sıddık ile Hazret-i Ömer (ra) haksız oldukları halde Hazret-i Ali (ra) onlara mümaşat etmiş, Şîa ıstılahınca takiyye etmiş; yani onlardan korkmuş, riyakârlık etmiş.” Acaba böyle kahraman-ı İslâm ve “Esedullah” unvanını kazanan ve sıddıkların kumandanı ve rehberi olan bir zatı, riyakâr ve korkaklık ile ve sevmediği zatlara tasannukârane muhabbet göstermekle ve yirmi seneden ziyade havf altında mümaşat etmekle haksızlara tebaiyeti kabul etmekle muttasıf görmek, ona muhabbet değildir. O çeşit muhabbetten Hazret-i Ali (ra) teberri eder.
    İşte ehl-i hakkın mezhebi hiçbir cihetle Hazret-i Ali’yi (ra) tenkis etmez, sû-i ahlâk ile ittiham etmez. Öyle bir hârika-i şecaate korkaklık isnad etmez ve derler ki: “Hazret-i Ali (ra) Hulefa-i Raşidîn’i hak görmeseydi bir dakika tanımaz ve itaat etmezdi. Demek ki onları haklı ve racih gördüğü için gayret ve şecaatini hakperestlik yoluna teslim etmiş.”
    Elhasıl: Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir. İstikamet ise hadd-i vasattır ki Ehl-i Sünnet ve Cemaat onu ihtiyar etmiş. Fakat maatteessüf Ehl-i Sünnet ve Cemaat perdesi altına Vehhabîlik ve Haricîlik fikri kısmen girdiği gibi siyaset meftunları ve bir kısım mülhidler, Hazret-i Ali’yi (ra) tenkit ediyorlar. Hâşâ, siyaseti bilmediğinden hilafete tam liyakat göstermemiş, idare edememiş diyorlar. İşte bunların bu haksız ittihamlarından Alevîler, Ehl-i Sünnet’e karşı küsmek vaziyetini alıyorlar.
    Halbuki Ehl-i Sünnet’in düsturları ve esas mezhepleri, bu fikirleri iktiza etmiyor belki aksini ispat ediyorlar. Haricîlerin ve mülhidlerin tarafından gelen böyle fikirler ile Ehl-i Sünnet mahkûm olamaz. Belki Ehl-i Sünnet, Alevîlerden ziyade Hazret-i Ali’nin (ra) taraftarıdırlar. Bütün hutbelerinde, dualarında Hazret-i Ali’yi (ra) lâyık olduğu sena ile zikrediyorlar. Hususan ekseriyet-i mutlaka ile Ehl-i Sünnet ve Cemaat mezhebinde olan evliya ve asfiya, onu mürşid ve şah-ı velayet biliyorlar.
    Alevîler hem Alevîlerin hem Ehl-i Sünnet’in adâvetine istihkak kesbeden Haricîleri ve mülhidleri bırakıp, ehl-i hakka karşı cephe almamalıdırlar. Hattâ bir kısım Alevîler, Ehl-i Sünnet’in inadına sünneti terk ediyorlar. Her ne ise bu meselede fazla söyledik. Çünkü ulemanın beyninde ziyade medar-ı bahis olmuştur.
    Ey ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet ve Cemaat! Ve ey Âl-i Beyt’in muhabbetini meslek ittihaz eden Alevîler! Çabuk bu manasız ve hakikatsiz, haksız, zararlı olan nizâı aranızdan kaldırınız. Yoksa şimdiki kuvvetli bir surette hükmeyleyen zındıka cereyanı, birinizi diğeri aleyhinde âlet edip ezmesinde istimal edecek. Bunu mağlup ettikten sonra, o âleti de kıracak. Siz ehl-i tevhid olduğunuzdan uhuvveti ve ittihadı emreden yüzer esaslı rabıta-i kudsiye mabeyninizde varken, iftirakı iktiza eden cüz’î meseleleri bırakmak elzemdir.

  2. sevgi dedi ki:

    Yönetıci vekilden kastın Halife oldugunu belirtmemissiniz. Ayrica Hz Ali hakkimda peygamberimizin dediklerini de oyle. Sanirim çok uzun oldugundan yazmamışsınız. Bende bir kaç cümle söylemek istiyorum “Biliniz ki Mü’minlerin Emiri benim kardeşimdir. Biliniz ki Mü’minlerin Emiri olmak benden sonra ondan başka hic kimse için helal degildir. Ey insanlar! Kur’an hakkında tefekkur ediniz, ayetlerini anlamaya çalışınız muhkem ayetlerine bakınız , müteşabih ayetlerinin peşinde koşmayiniz. Allaha yemin olsun ki Kur’an’in batinini sizlere beyan edebilecek ve tefsirini sizler için açıklayabilecek olan kimse , benim elimden onu kendime dogru yukselttigim , pazisindan tuttugum , iki elimle kaldirdigim ve sizlere ‘Ben kimin mevlasiysam Ali de O’nun mevlasidir. ‘ diye bellettigim kimsedir ve o benim kardeşim ve yerime geçicek olan Ali b. Ebi Talib’dir. Onun velayeti , bana nazil buyuran Aziz ve Celil olan Allah tarafindandir. Ey insanlar ! Ali ve onun soyundan olan temiz çocuklarim sılk-i asgar (daha kucuk degerli şey) ve Kur’an ise sıkl-i ekber (daha buyuk degerli sey) dir. Bu ikisinden her biri digerini haber vermekte ve onunla uyum icinde bulunmaktadir. Onlar Kevser havuzunun basinda yanima gelinceye kadar asla birbirinden ayrilmazlar. Biliniz ki onlar insaar arasında Allahın emin kulları ve yeryüzünde ki hakimleridir
    Biliniz ki ben eda ettim, biliniz ki ben teblig ettim , biliniz ki ben teblig ettim , biliniz ki ben duyurdum, biliniz ki ben açıkladim , biliniz ki Allah buyurmuştur ve ben Aziz ve Celil olan Allah adina konusuyorum. Biliniz ki Muminlerin emori olmak benden sonra ondan(Hz.Ali) baska hic kimse icin helal degildir ” Baska bir yerde “Ey insanlar; bu Ali dir, o benim kardesim, vasim, ilmimi toplayan ve ummetim arasinda iman eden kimseler uzerinde halifemdir Aziz ve Celil olan Allahin Kitabini tefsir etmekte, Allaha davet etmekte , Allah i razi eden seylerle amel etmekte, Allahin dusmanlariyla savasmakta, Allahin dostlarini sevmekte ve Allaha isyan etmekten sakimdirmakta benim yerime gecen kimsedir. Allah Resulunun halifesi odur. Müminlerin Emiri odur, Allah tarafindan hidayet edenlerin imami odur. Nakisin(ahdini bozan Cemel ashabi) Kasitin (zulmeden) ve Marikin i (dinden cikan Haricileri) Allahin emriyle ölduren odur. Allah ‘Nezdimde soz degismez’ (Kaf:27) buyurmustur “