Şeyh Muhammed Ensarî yine şöyle anlatır: Aynı yolculukta Samerra’ya müşerref oldum. Mukaddes mahzene inmek istediğimde akşam namazının vakti geçmişti ve henüz namazımı kılmamıştım. Mahzene açılan mescitte cemaat namazı kılınıyordu. Bu mescidin ehlisünnete ait olduğunu bilmiyordum. Cemaat yatsı namazını kılmakla meşguldü. Oğlumla beraber mescide girip bir köşeye çekildik. Önümüze Kerbela mührü koyup namaz kılmaya başladık. Cemaat namazı bittikten...
Birkaç yıl Necef-i Eşref’te ikamet eden erdem sahibi ve güvenilir âlim Hacı Şeyh Muhammed Taki Larî şöyle nakleder: Bir gün Kerbela pazarında manifaturacı bir arkadaşımın dükkânının önünde oturmuştum. Ansızın gözüm yerde duran bir altın sikkesine ilişti. Yoldan geçenler parayı fark etmeden yanından geçiyordu. Kimseye bir şey söylemeden oraya gittim. Yere eğilip elimi uzattığımda onun altın olmadığını, donmuş bir sümük olduğunu fark ettim. Kendi...
Bir zamanlar İran’da bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla bir topluluk oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı. O zamanlar meşhur şair ve bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan...
Sadık Ehlibeyt dostlarından Haydar Ağa Tahranî şöyle anlatır: Birkaç yıl önce İmam Rıza’nın (as) revakına müşerref olmuştum… Yaşlılıktan beli bükülmüş, saçı başı ağarmış, kaşları gözünün üzerine sarkmış yaşlı bir adamın ibadetindeki tevazu ve kalbî huzuru beni kendine cezp etmişti. Bir süre sonra gitmek için yerinden doğrulduğunda takatinin olmadığını gördüm. Yanına gidip ayağa kalkması için yardım ettim. “Evin nerede, istersen seni...
Son Kerbela ziyaretine müşerref olduğum yolculukta (14 Recep 1388) Seyit Abdürresul Hadim bana şunları anlattı: Vaktiyle İmam Hüseyin’in (as) türbesine kapıkulu olarak görev yapan ve şu anki kapıkulunun da babası olan merhum Abdülhüseyin, erdem sahibi, iyi insanlardan biriydi. Bir akşam kanlı ve kirli ayaklarıyla türbeye giren, o haliyle hacet dilemeye çalışan bir Arap görür. Merhum, onu bu halde görünce etrafındakilere bağırarak onu hemen türbeden dışarı çıkarmalarını...
Hz. İsa, sanki bir aslan kanını dökmek istiyormuş da ondan kaçıyormuş gibi, bir dağa kaçıyormuş. Birisi de onun arkasından koşarak yetişti ve: “Hayrola! Kuş gibi niçin kaçıyorsun? Arkanda kimse yok” diye sordu. Hz. İsa o kadar hızlı koşuyordu ki acelesinden adamın sorusuna cevap veremedi. Adam bir müddet onun arkasından koştu. Peşini bırakmadı ve Hz. İsa’ya kuvvetlice bağırarak dedi ki: “Allah rızası için biraz dur. Böyle hızlı kaçışın bana dert...
Bir zamanlar, Uzakdoğu’da büyük bir savaşçı yaşardı. Artık yaşlanan bu samuray, vaktini gençlere manevi dersler vererek geçiriyordu. İlerlemiş yaşına rağmen, insanlar onu kimsenin mağlup edemediğine inanıyordu… Bir gün, yaşlı samurayın kasabasına, vicdansızlığıyla tanınan bir savaşçı geldi. Adam, rakibini kışkırtma teknikleriyle tanınıyordu. Değişmez şekilde, kışkırttığı ve kızdırdığı rakibine ilk hareketi yaptırır, sonra da en küçük bir...
Bir gün sormuşlar ermişlerden birine; “Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?” “Bakın göstereyim” demiş ermiş. Önce sevgiyi dilden gönüle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlamış. Hepsi oturmuşlar yerlerine. Derken tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da derviş kaşıkları denilen bir metre boyunda kaşıklar. Ermiş; “Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir de şart...
Bir zamanlar, yaşlı bir kabile şefi kendisinden sonra kabilenin başına geçecek şef adayının ne kadar bilge olduğunu anlamak istedi. Bunun üzerine her şef adayının iki çeşit yemek yapmasına karar verdi. Birinci yemek, dünyanın en güzel ve lezzetli, ikinci yemek de en kötü ve tatsız yemeği olmalıydı. Belirlenen günde, genç şef adayı yaşlı şefin önüne çok iyi pişirilmiş, harika derecede lezzetli bir inek dili koydu. Çeşitli sebzelerle süslenmiş bu yemek gerçekten...
Daha önce hiç deniz yolculuğu yapmamış bir köleyle, aynı gemide bir padişah yolculuk yapıyormuş. Köle korkudan tir tir titriyormuş. Yatıştırmak için bütün uğraşlar boşa gitmiş. Padişahın keyfi kaçıp tedirgin olmuş tabii. Herkes çaresiz, bir adam öne atılmış ve “İzin verirseniz onu sakinleştireyim” demiş. “Peki” demiş, padişah, “ne yaparsan yap, yeter ki sussun şu adam!” Bağırıp çağıran köleyi suya atmışlar. Birkaç kez batıp çıkmış...









