Şükür Hakkındaki Duası

Yazar: beytül ahzan Tarih: 6 Şubat 2010 2.2K kez okundu Sahife-i Seccadiye Yorum Yok
Şükür Hakkındaki Duası
Bu yazıyı değerlendirin


Allah’ım! Hiçbir kimse şükrünün bir aşamasının sonuna ulaşmaz ki, yeni bir şükrü gerektirecek bir ihsanını elde etmiş olmasın. Yine, ne kadar çaba sarf ederse etsin, hiçbir kimse sana itaatte bir merhaleye ulaşmaz ki, lütuf ve ihsanın sebebiyle hak ettiğin gibi sana itaat etmiş olsun. Şu hâlde, en çok şükreden kulun bile, şükründen âciz; en çok ibadet eden kulun dahi, itaatinde yetersizdir. Kimseyi, hak ettiği için bağışlaman ve kimseden, lâyık olduğu için hoşnut olman gerekmez.

Bağışladığını lütfunla bağışlamış, hoşnut olduğundan fazlınla hoşnut olmuş olursun. Kabul ettiğin az şükrü şükranla karşılar, itaatin azını ödüllendirirsin. Öyle ki, sanki kulların, sensiz, şükürden kaçınma gücüne sahiptirler de veya şükretmelerinin sebebi senin elinde değilmiş de onun için, şükürlerinden dolayı onları ödüllendiriyor, büyük karşılıklar veriyorsun. Hayır Tanrım! Onlar, sana ibadet etmeye kadir olmadan önce, sen onların işlerinin malikiydin. Onlar sana itaate yönelmeden önce, sen ödüllerini hazırlamıştın.

Çünkü senin sünnetin (geleneğin) lütufta bulunmak, âdetin iyilik yapmak ve yolun affetmektir. Bütün yaratıklar, cezalandırdığın kimseye zulmetmediğine tanıktır; kötülüklerden kurtardığın kimseye lütfetmiş olduğuna şahittir. Hepsi de, senin için gerekeni yapamadığını ikrar eder. Bu yüzden, eğer Şeytan onları aldatarak sana itaatten çıkarmasaydı, kimse sana karşı gelmezdi ve eğer Şeytan, batılı hak görünümünde onlara sunmasaydı, kimse senin yolundan sapmazdı.

Her eksiklikten münezzehsin sen! Sana itaat edene de, karşı gelene de ne kadar cömertçe davranıyorsun! İtaat edeni, ondan taraf kendin üstlendiğin bir iş için ödüllendiriyorsun! Karşı gelene de, hemen cezalandırabileceğin hâlde mühlet veriyorsun! Her ikisine de hak etmediğini vermiş, ameliyle kazanamayacağını lütfetmişsin. Şayet itaat edene, sadece tarafından üstlendiğin amelin karşılığını vermek isteseydin, neredeyse hiçbir mükâfat alamaz, nimetini kaybederdi.

Fakat sen kereminle, geçici kısa süreye, kalıcı uzun süreyle ve zevali yakın olan sona, bekası sürekli olan sonla karşılık verdin. Ayrıca, kendisine sana itaat etme gücünü veren rızkını yediği için, sevabından bir şey eksiltmeye kalkmadın; mağfiretini elde etmek için senin verdiğin araçları kullandığı için bir şey ödeme zorunda bırakmadın onu. Şayet böyle yapacak olsaydın, bütün zahmetleri, tüm çabaları, nimetlerinin en küçüğü karşısında sıfırlanır, diğer nimetlerine karşılık rehin alınması gerekirdi. Şu hâlde, sevabından en ufak bir şeyi bile nasıl hak edebilirdi ki?! Hayır, nasıl?! Tanrım!

Sana itaat edip kulluk yolunu tutanın durumu bu. Emrine karşı gelip yasağını işleyene gelince; karşı gelme hâlini, itaate yönelme hâline dönüştürsün diye hemen cezalandırmadın onu. Oysa o, sana karşı gelmeye yeltendiği ilk anda bütün yaratıklarına hazırladığın cezanın tümünü hak etmişti. Şu hâlde, hak ettiği cezayı vermeyip azabını geciktirmen, senden taraf bir hakkından vazgeçiş, hak ettiğinden aza razı oluştur. O hâlde ey Tanrım! Senden daha kerim olan kim var?! Ve bu keremine rağmen helâk olandan daha bedbaht biri bulunur mu?!

Hayır, bulunur mu?! Şu hâlde sen, ihsandan başkasıyla nitelendirilmekten çok daha kutlusun; adaletinin dışında bir şeyinden korkulmaktan çok daha kerimsin! Emrine karşı gelene cevretmenden korkulmaz. Seni hoşnut edenin mükâfatını vereceğinden endişe edilmez. O hâlde, Muhammed ve Âline salât eyle ve arzu ettiğimi bana ver; işlerimde başarılı olabilmem için hakkımda hidayetini artır. Hiç kuşkusuz, sen çok ihsan eden kerem sahibisin.


Yorum Bırak