İmamet

Yazar: beytül ahzan Tarih: 15 Temmuz 2009 3.3K kez okundu Usul-i Din 1 Yorum
İmamet
Bu yazıyı değerlendirin

Biz Ehl-i Beyt dostları İslam’ın temel ilkelerinden bir diğerinin de imamet olduğuna inanıyoruz. Bize göre, imamet makamı aynen nübüvvet makamı gibi ilahi bir makam olup, o makama gelecek kişiyi Allah Teala seçer. Nasıl ki, kullar peygamber seçme hakkına sahip değillerse, imam seçme hakkına da sahip değillerdir.

Biz Ehl-i Beyt dostları, peygamberlerde gerekli olan bütün şartların imamlarda da şart olduğuna ve peygamberlerin varlığını zorunlu kılan gerekçelerin aynen imamların da varlığını zorunlu kıldığına inanıyoruz.

Bize göre; nasıl ki, peygamberler her türlü günah ve hatadan masum olup ilahi ilimle teyit ediliyorlarsa, imamlar da aynen öyledir. Böyle oldukları için de onları ancak Allah tayin edebilir. Çünkü kimin masum olup, nübüvvet veya imamet makamına layık olduğunu ancak Allah bilir. Bu sıfatı kulların teşhis etmesi imkansızdır.

Biz, imamlarla peygamberler arasındaki farkın sadece nübüvvet makamı olduğuna inanıyoruz. Yani, peygamberler nübüvvet makamına sahip olup, ilahi vahiy alarak dinin kurucuları unvanını taşırlar.

İmamlar ise, dinin koruyucusu, uygulayıcısı ve müfessiridirler. İmamlar insanların din ve dünya işlerinde mercii olup, onlara peygamberlerden teslim aldıkları din üzere her hususta önderlik ederler.

Elbette bazı peygamberler peygamberliklerinin yanı sıra imamlık makamına da sahiptirler. Nitekim, Ulu-l Azm peygamberler böyle idiler. Peygamberliklerine ilaveten imamlık makamına da sahiptiler. Ama peygamber olduğu halde imam olmayan peygamberler olduğu gibi, imam olduğu halde peygamber olmayan imamlar da vardır. Nitekim, Adem’den Hatem’e kadar imamlar çoğunlukla böyle olagelmişlerdir.

İşte bunun için biz Ehl-i Beyt dostları, imameti de nübüvvet gibi inanç esaslarından sayıyoruz. Yani bize göre, nasıl ki, peygamberler Allah’ın kulları arasında olan hüccetleri ise, imamlar da Allah’ın kulları arasında aynı konuma sahiptir. Nasıl ki; her insana, Allah’ın peygamberini tanımak ve ona itaat etmek farz ise, peygamberden sonra Allah’ın hücceti olan imamı da tanımak ve ona itaat etmek farzdır.

Biz, hem Ehl-i Beyt, hem de Ehl-i Sünnet kaynaklarında Hz. Resulullah’tan nakledilen: “Zamanının imamını tanımadan ölen kimse cahiliye ölümü ile ölmüştür” hadisinin bu gerçeğe işaret ettiğine inanıyoruz. Biz bu inancımızı, hem Kur’an-ı Kerim’e, hem Hz. Resulullah’ın hadislerine, özellikle de Ehl-i Beyt’ten aldığımız öğretilere dayandırmaktayız.

Hz. İmam Rıza (a.s)’ın aşağıda nakledeceğimiz hadisi, biz Ehl-i Beyt dostlarının imamet inancını en güzel şekliyle ortaya koymaktadır.

Abdulaziz bin Müslim diyor ki: “Hz. İmam Rıza (a.s) ile birlikte Merv şehrinde bulunuyorduk. Oraya girişimizin ilk günlerinde cuma günü camide toplandık, camide imamet konusundan bahsedilip, bu konuda insanların düştüğü derin ihtilaflardan söz edildi.

Bu arada, ben efendime (İmam Rıza’ya) giderek, insanların bu konuda ne konuştuklarını haber verdim. Bunun üzerine, İmam (a.s) gülümsedi, sonra da şöyle buyurdu: “Ey Abdulaziz bin Müslim, onlar cahil kalmış ve görüşlerinde aldatılmışlardır. Allah Teala Peygamberi (s.a.a)’in ruhunu kabzetmeden önce, onun için dinini kamil kıldı ve her şeyin açıklaması olan Kur’an’ı ona indirdi. Onda helalı, haramı, hududu ve insanların bütün ihtiyaç duydukları şeyleri kamil olarak açıklayarak: “…Kitapta hiç bir şeyi eksik bırakmadık….” (1) buyurdu. O Hazret’in ömrünün sonlarında olan Haccet-ül Veda’da ise: “…Bu gün sizin için dininizi kamil kıldım, nimetimi size tamamladım ve İslam’ın sizin için din olmasına razı oldum….” (2) buyurdu. İşte imamet konusu, dinin tamamlanmasındandır.

Hz. Resulullah (s.a.a) da dünyadan göçmeden önce, ümmetine dinin talimatlarını beyan buyurdu. Yollarını onlara açıkladı. Onları hak yolunun ortasında bıraktı. Hz. Ali (a.s)’ı onlara bir örnek ve imam olarak tayin edip, ümmetin muhtaç olduğu hiç bir konuyu açıklamadan gitmedi. Kim, Allah Teala’nın dinini kamil kılmadığını zannederse, Allah’ın kitabını reddetmiş olur, kim de Allah’ın kitabını reddederse, onu inkar etmiş olur.

Acaba onlar, imametin değerini ve onun ümmet içerisindeki mevkiini biliyorlar mı ki, onu seçmek onlara ait olsun?

İmamet makamı, insanların kendi akıllarıyla onu idrak etmelerinden, kendi düşünceleriyle ona ulaşabilmelerinden veya kendi seçenekleriyle bir imam tayin etmelerinden çok daha yüksek değere, büyük şana ve yüce mevkie sahiptir.

Allah Azze ve Celle, Hz. İbrahim’i nübüvvet ve halillik makamına seçtikten sonra, onu; üçüncü bir makam olarak, imamet makamına tayin etti. Bir fazilet olarak onunla şereflendirdi ve onunla anısını yükselterek: “Ben seni insanlara imam kılıyorum” (3) buyurdu. Hz. Halil (a.s) ise, bunun sevincinden: “Benim zürriyetimden de” dedi. Allah Tebareke ve Teala ise: “Benim ahdim zalimlere ulaşmaz” cevabını verdi. Böylece bu ayet-i kerime, kıyamet gününe kadar, bütün zalimlerin imametini batıl kılıp, bu makamı seçkin insanlara bıraktı.

Sonra Allah Teala, Hz. İbrahim’i yüceleyerek, seçkinlik ve taharet ehli kimseleri onun neslinde karar verdi ve şöyle buyurdu: “Ve biz ona İshak’ı ve Yakub’u bir hediye olarak bahşiş ettik ve hepsini salih insanlardan karar kıldık. Ve biz onları bizim emrimizle hidayet eden imamlar kıldık. Onlara hayır işler yapmalarını, doğrudan namaz kılmalarını ve zekat vermelerini vahyettik ve onlar bize ibadet edenlerdi.” (4)

Böylece bu makam, onun zürriyetinde devam ede geldi. Asırdan asra, onu birbirlerinden miras alıp gidiyorlardı. Ta ki, Allah Celle ve A’la bu makamı, Hz. Nebiyy-i Ekrem (s.a.a)’e miras olarak ulaştırarak: “İbrahim (a.s)’a en evla olanlar; ona uyanlar, bu Nebi ve iman getiren kimselerdir. Allah mü’minlerin velisidir” (5) buyurdu.

O halde, imamet makamı o Hazret’e özgü idi. O Hazret de Allah Teala’nın emriyle, Allah Teala’nın ona çizip farz kıldığı şekilde, onu Hz. İmam Ali (a.s)’a bıraktı ve sonra da, Allah Teala’nın: “Ve kendilerine ilim ve iman verilen kimseler, onlara derler ki: “Allah’ın kitabında kıyamet gününe kadar bırakıldınız…” (6) kavli gereğince, o Hazret’in kendilerine ilim ve iman verdiği seçilmiş zürriyetine ait oldu. Dolayısıyla, kıyamet gününe kadar o, yalnızca Hz. Ali (a.s)’ın evlatlarında olacaktır. Çünkü Hz. Muhammed’den sonra artık bir peygamber yoktur. Öyleyse, bu cahiller onu nasıl seçebilirler?!

İmamet, peygamberlerin makamı ve vasilerin mirasıdır.

İmamet, Allah’ın ve Resul’ün hilafeti, Emir-ül Mü’minin Ali’nin makamı, Hasan ve Hüseyin’in mirasıdır.

İmamet, dinin yuları, Müslümanlar’ın düzeni, dünyanın ıslahı ve mü’minlerin izzetidir.

İmamet, İslam’ın gelişen kökü ve yücelen dalıdır.

İmamla namaz, zekat, oruç, hac ve cihad kamil olur, ganimet ve sadakalar çoğalır, had (şer’i ceza) ve ahkam uygulanır, hudut ve sınırlar korunur.

İmam, Allah’ın helalını helal, haramını da haram kılar, şer’i cezaları uygular, Allah’ın dinini müdafaa eder, (halkı) hikmet, güzel öğüt ve üstün delillerle Allah’ın yoluna davet eder.

İmam, gözlerin göremeyeceği ve ellerin ulaşamayacağı bir ufukta doğup, ışınlarını aleme saçan güneşe benzer.

İmam, ışık saçan dolunay, parlak kandil, açık nur, karanlıklar ortasında hidayet yıldızı, şehirlerin ve çöllerin yol gösteren kılavuzu ve helak olmaktan kurtaran bir kurtarıcıdır.

İmam, yüksek tepede yanan bir ateştir, ısınmak isteyene sıcaklık bahşeder. Tehlikeli yerlerde kılavuzdur, ondan ayrılan helak olur.

İmam, yağmur yağdıran bulut, bol sağanak yağmur, ışık saçan güneş, kapsayıcı gölgesi olan gök, döşenmiş yer, bol-bol suyu olan pınar, selin bıraktığı göl ve yerin yeşerttiği yeşilliktir.

İmam, yumuşak huylu arkadaş, şefkatli baba, ikiz kardeş, küçük yavrusuna iyilik yapan anne ve kara günlerde kulların sığınağıdır.

İmam, Allah’ın, yeryüzündeki ve mahlukatı arasındaki emini, kullarına hücceti ve şehirlerindeki halifesidir. (Halkı) Allah’a çağıran ve O’nun belirlediği sınırları savunandır.

İmam, günahlardan tertemiz kılınan, ayıplardan arındırılmış olan, özelliği ilim, nişanesi hilim olan, dinin düzeni, Müslümanlar’ın izzeti, münafıkların öfkesi ve kafirlerin yok edicisidir.

İmam, zamanın yeganesidir. Hiçbir kimse onun makamına ulaşamaz, hiçbir alim onun dengi olamaz. Onun bedeli, misli ve eşi bulunmaz. Bağışlayan Allah’ın fazlı ile, talep ve kesbe dayanmaksızın, bütün faziletleri taşır. Durum böyle iken; kim, İmam’ı tanıyabilir veya özelliklerinin özüne ulaşabilir?

Heyhat, heyhat! İmam’ın makamlarından veya faziletlerinden birini tarif etmekte akıllar yitmiş, zihinler şaşkınlığa düşmüş, beyinler hayran kalmış, hatipler aciz olmuş, şairler yorulmuş, edipler acze düşmüş, fasihler yorulup güçsüzleşmiş, bilginler susup kalmış, hepsi acz ve güçsüzlüğünü itiraf etmiştir.

Şu halde, onu bütünüyle anlatmak, olduğu gibi nitelemek nasıl mümkün olur? Kim, onun yerine geçebilir veya ona olan ihtiyacı giderebilir? Bu nasıl mümkün olur? Oysa İmam, yıldızlar gibi kendisine ulaşmak isteyenlerin elinden ve niteleyenlerin nitelemesinden uzaktır.

Bunlar, bu makamın Resulullah sallallahu aleyhi ve alih’in Ehl-i Beyti’nden başkasında bulunacağını mı zannediyorlar?

Andolsun, Allah’a, nefisleri onları aldatmış ve onları yanlış arzulara sevk etmiştir. Onlar, sarp ve kaygan olan yüksek bir yere çıkmak istemişler de, ayakları kayarak uçuruma yuvarlanmışlardır. Kendilerince bir imam seçmek istemişler, oysa imam seçmek nerede onların işi olabilir?

İmam, cehaletten uzak alim, hile yapmayan yönetici ve nübüvvet madeni olmalıdır.

Nesebiyle ayıplanmamalı ve soy sop sahibi hiçbir kimse onunla boy ölçüşememelidir.

Kureyş kabilesinden, Haşimi soyundan ve Peygamber ailesinden olmalı; şereflilere şeref vermelidir. Abdülmenaf neslinden gelmelidir.

Coşkun ilme ve kamil hilme sahip, işleri yürütebilen, siyaset bilen, riyasete layık, itaati farz olan, Allah’ın emrini ayakta tutan ve Allah’ın kullarının hayrını isteyen biri olmalıdır.

Allah, peygamberleri ve onların vasilerini (Allah’ın selatı onlara olsun) muvaffak eder, onları sebatlı kılar, başkalarına vermediği gizli ilim ve hikmetlerden onlara verir. İlimleri, zamanlarındaki bilginlerin ilminin üstünde olur.

Allah Teala buyurmuştur ki: “Hakka ulaştıran mı uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaştırılmadıkça kendisi hidayete ulaşmayan mı? Ne oluyor size? Nasıl hükmediyorsunuz?” (7)

Yine Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilmişse şüphesiz ona çokça hayır verilmiştir. Bundan ancak akıl sahipleri ibret alır.”(

Talut’un kıssasında da şöyle buyurmuştur: “…Şüphe yok ki, Allah onu, sizin içinizden seçkin kıldı ve onu bilgi ve vücutça sizden üstün yaptı. Allah, mülkünü dilediğine verir.” (9)

Davut (a.s)’ın kıssasında da şöyle buyurmuştur: “Davut Calut’u öldürdü. Allah da ona mülk (saltanat) ve hikmet ihsan etti ve ona dilediğinden öğretti.” (10)

Resulü’ne de şöyle buyurmuştur: “Allah, sana kitabı ve hikmeti indirdi. Sana bilmediğin şeyleri öğretti ve Allah’ın senin üzerindeki fazlı (lütuf ve ihsanı) pek büyüktür.” (11)

Hz. Peygamber (s.a.a)’in Ehl-i Beyt’i, itreti ve soyundan olan İmamlar hakkında da şöyle buyurmuştur: “Yoksa onlar, Allah’ın kendi fazlından insanlara (Peygamber Ehl-i Beyt’ine) verdikleri şeyler için onlara haset mi ediyorlar? Doğrusu biz İbrahim’in soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk (saltanat) de ihsan ettik. Böylece onlardan kimi ona inandı, kimi de ona sırt çevirdi ve çılgın ateş olarak cehennem onlara yeter.” (12)

Allah Azze ve Celle bir kulu, kullarının işini yönetmek için seçtiğinde bu iş için onun göğsünü genişletir, hikmet çeşmelerini kalbine yerleştirir, ona ilim ilham eder. Artık bundan sonra hiçbir sorunun cevabında aciz kalmaz, onda doğrudan şaşmaz. O, masumdur; daima ilahi tevfik, sebat ve teyitten yararlanarak, hata, sürçme ve çirkinlikten emin olur. Allah bu özellikleri, kullarına üstün hücceti ve yaratıklarına şahidi olsun diye, ona tahsis kılar. Bu Allah’ın bir fazlıdır, dilediğine verir, Allah gerçekten büyük fazıl sahibidir.

Acaba onların böyle birini tanımaya güçleri yeter mi ki, onu seçsinler? Veya onların seçtikleri kimseler, bu özellikleri taşıyabilir mi ki, onu öne geçirsinler?

Andolsun Allah’ın Beyti’ne ki, onlar haktan çıkmışlar ve bilmiyorlarmışçasına Allah’ın Kitabı’nı sırtlarına atmışlardır. Oysa, hidayet ve şifa Allah’ın Kitabı’ndadır. Onlar O’nu bırakıp, kendi heva ve heveslerine uymuşlardır. Allah da onları kınamış ve onları gazap ve helaketin beklediğini belirterek şöyle buyurmuştur: “Allah’tan bir hidayet olmaksızın, kendi heva ve heveslerine uyanlardan daha sapık kim olabilir? Allah zalim bir kavmi hidayet etmez.” (13)

Yine şöyle buyurmuştur: “..Yazıklar olsun onlara, Allah onların amellerini saptırmıştır.” (14)

Yine buyurmuştur: “Bu Allah katında ve iman edenlerin nezdinde en büyük suçtur. İşte Allah her kibirli ve tuğyankar kalbi böylece mühürler.” (15) Allah’ın selatı ve çoklu selamı Muhammed’e ve onun Ehl-i Beyt’ine olsun.” (16)


———————

(1)- En’am: 38

(2)- Maide: 3

(3)- Bakara: 124

(4)- Enbiya: 72

(5)- Al-i İmran: 68

(6)- Rum: 56

(7)- Yûnus: 35

(- Bakara: 269

(9)- Bakara: 247

(10)- Bakara: 251

(11)- Nisa: 113

(12)- Nisa: 53, 54

(13)- Kasas: 50

(14)- Muhammed: 8

(15)- Mü’min: 35

(16)- Usul-u Kafi c. 1s. 199


Yorum Bırak

  1. şakir dedi ki:

    elinize gönlünüze sağlık