Şia’ya Yapılan Eleştiriler ve Onların Kısaca Cevapları

Şia’ya Yapılan Eleştiriler ve Onların Kısaca Cevapları

Eki 10, 2010 33 Yazar: beytül ahzan

1. Şia’ya göre Cebrail (a.s) risaleti ulaştırmada (haşa) hiyanet etmiştir ve Kur’an’ı Hz. Ali (a.s) yerine Peygamber efendimize (s.a.a) nazil buyurmuştur.

Cevap: Bu cahil ve garazlı kimselerim Şia’ya izafe ettiği bir iftiradır. Yahudilere göre son peygamber İsrail oğullarından gelmeliydi. Fakat son peygamber İsmail oğullarından gönderilince  Yahudiler Cebrail (a.s) ı düşman bildiler. “De ki: Cebrail’e düşman olanlar bilsinler ki O, o Kur’an’ı Allah’ın izniyle senin kalbine indirmiştir.” (Bakara: 97)

Şia’yı bir düşman olarak gören bazı yazarlarda Yahudilerin bu  sözünü Şia’ya isnad ettiler. Oysaki Şi’aya göre en son peygamber Hz. Muhammed (s.a.a)’dir. Ondan sonra peygamber geleceğine inanan küfre girer. Hz. Ali (a.s) ise bir peygamber değildir. O (a.s), Allah Rasulünün (s.a.a) halifesi ve mü’minlerin imamıdır.

2. Şia Kur’an’ın tahrif edildiğine inanıyor.

Cevap: Şia’ya göre Kur’an hiçbir tahrife uğramamıştır. Bugün elimizde bulunan Kur’an Peygamber Efendimize (s.a.a) nazil olan kitabın aynısıdır. Cenab-ı Allah kitabında “Zikri biz indirdik ve onu biz koruyacağız” (Hicr: 9) buyurmuştur. Oniki imamın birçok sözlerinde Kur’anın tahrife uğramadığını görmek mümkündür.

Yine bu safsataya inanan insanlar Allah için bir Şia tefsirine veya akaid kitabına baksınlar. Mesela Türkçe’ye de dokuz cilti çevrilen büyük alim Tabatabai’nin Mizan tefsirine baksınlar. Büyük şii alim Kaşif’ıl-Gıta Muhammed Hüseyin’in “Şia Nedir?” kitabına baksınlar. Hangi Şia böyle inanıyormuş vicdanlarına sorsunlar.

Bu iftiranın kaynağı Şia’nın en büyük hadis kitabı olan Kafi’deki bir hadise dayanır. Hz. Fatıma (s.a) buyurur ki: “Bende öyle bir mushaf var ki sizin elinizdeki Kur’an’dan bir ayet bile yok.” Bu sözü Kafi isimli hadis kitabında görenler Şia’nın Kur’anın tahrifine inandığını söylemişlerdir.  Halbuki Hz. Fatıma’nın (a.s) mushaf dediği şey Kur’an değildir. Zaten “Kur’andan bir ayet bile yok” demiştir. O bizzat Hz. Ali’nin (a.s) islami ilimleri yazdığı bir kitaptır.

Ehl-i Sünnet hadis kitaplarına bakıldığında Kur’anın tahrifine ilişkin daha fazla hadis vardır. Fakat bu hadislere bakarak Ehi Sünnetin Kur’anın tahrifine inandığını söylemek zulüm olur. Birkaç örnek vermek gerekirse:

Suyuti İtkan adlı eserinde şöyle rivayet eder: “Kur’an daha fazlaydı. Yemame’de hafızlar şehid oldular. Yazılmamış bulunduğundan bu kadarı kaldı.”

Buhari Sahihinde “Kur’anın Faziletleri Kitabında” ve Müslim “Yolcuların Namazı Kitabında” Hz. Aişe’den şöyle rivayet ederler: “Peygamber Efendimiz (s.a.a) birisinin geceleyin Kur’an’ın bir suresini okuduğunu işiterek “Allah şu adama merhamet etsin. Ben bu surenin bu ayetini unutmuştum. O hatırlattı dedi”

Bu hadise göre Peygamber Efendimiz (s.a.a) haşa Kur’an’ı unutabilir. Belki de unuttuğu ve kendisine hatırlatılmayan  ayetler veya sureler var.(!) Ehl-i Sünnet hadis kitaplarından çok daha fazla örnekler verilebilir. Şimdi bu hadislere bakarak Ehl-i Sünnetin Kur’an’ın tahrif edildiğine inandığını söylemek doğru olur mu ? Ama maalesef Kafi isimli en büyük Şia hadis kitabındaki Fatıma mushafı hadisine bakarak Şia’nın Kur’an’ın tahrifine inandığı iftirası atılabiliyor.

3. Şia niçin ezanda “Aliyyen veliyyullah” diyor?

Cevap: Tarihte, Muaviye ile birlikte Hz. Ali’ye (a.s) küfretmek lanet etmek âdeti başlamıştır. Bu Emevi adeti Ömer b. Abdulaziz’in zamanına kadar sürdü. Bu durumda Ehl-i Beyt imamları Hz. Ali’nin (a.s) faziletini vurgulamak için “Eşhedu enne Aliyyen veliyyullah” cümlesini ezanda söylemişlerdir.

Şia fıkıh kitaplarına bakıldığında da görülecektir ki bu cümle ezandan bir parça değildir ve bu cümleyi ezanın bir cüzü niyetiyle söylemek caiz değildir. Kurbet [Allah’a yakınlaşmak] kastıyla okunmalıdır.

(Hadislerde, Selman, Ebuzer ve Mikdad gibi bazı sahabelerin de ezanda “Aliyyen veliyyullah” dedikleri geçer. Buna itiraz edenlere Resulullah, “Ali veliyyullah değil mi?” der. Onlar da evet öyledir derler. Resulullah (s.a.a) “Öyleyse ne sakıncası vardır” buyurur.

Yine buyurmuşlar:  “Bana salavat getirdiğinizde Ehlibeytime de (Aliye de) salavat getirin.”

Bugün “Aliyyen veliyullah” demek artık bir simge haline gelmiştir.)

4. Şia sahabeye küfreder, onları sevmez.

Cevap: Müşriklerin putlarına bile sövmeyi yasaklayan (çünkü cahillikle onlarda bizim ilahımıza söverler) bir dinin müntesipleri olan bizler Müslümanlara niye sövelim. Ancak şu var ki, Ehl-i Sünnet sahabeyi dokunulmaz addeder. Ehl-i Sünnete göre sahabe, Peygamber Efendimiz’i (s.a.a) gören onun sohbetinde bulunan kişilerdir ve tamamı adildir. Onlar gökteki yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.

Fakat Şia’ya göre bir insan ömründe bir kerecik Peygamber Efendimiz’i  (s.a.a) görmekle böyle önemli vasıfları elde edemez. Kendisine uyulduğunda hiç şaşmayacağı bir kılavuz edinmiş olmaz. Peygamber Efendimiz (s.a.a) in vefatından sonra ortaya çıkan bir çok hadise bu dediğimin ispatıdır. Sahabelerden Muaviyenin, Amr b. As’ın ve daha nicelerinin yaptığı zulümleri tarih kitaplarından okuyun. Tarihi doğru bir şekilde öğrenmeye çalışmanın ve insanları hak ettikleri mevkiye koymanın adı küfür ve sövme değildir.

5. Şia mut’a nikahı adı altında zinayı meşru görür.

Cevap: “Kadınlardan biriyle muta yaptığınızda ücretlerini kararlaştırdığınız şekilde verin.” (Nisa: 24) Bu ayet Şia’ya göre mut’a nikahı hakkındadır. Mut’ayı zina olarak görenler Peygamber Efendimiz (s.a.a) in onun defalarca yapılmasına müsaade ettiğini unutmasınlar.

Denilebilir ki Peygamber Efendimiz (s.a.a) zinayı tedrici olarak kaldırmak istediği için mut’ayı birçok kez serbest bırakıp yasakladı. Zina daha Mekke döneminde İsra suresindeki “Zinaya yaklaşmayın, çünkü o pek çirkindir kötü bir yoldur” (32. ayet) ayetiyle kesin bir ifadeyle yasaklanmıştır.

Kesin bir şekilde yasaklanan bir fiilin Medine döneminde tedrici bir şekilde kaldırılmaya çalışıldığını iddia etmek doğru değildir. Yukarıdaki mut’a ayetinin Mearıc  veya Mü’minun Suresindeki ayetlerle neshedildiğini söylemekte doğru değildir. Çünkü bu iki sure Nisa suresinden önce Mekke’de nazil olmuşlardır. Konu hakkında detaylı bilgi için Mizan tefsirine bakılabilir.

Yalnız şu kadarı söylenmelidir ki, Şia’ya göre mut’a nikahı yaparak boşanan kadının iddet bekleme dönemi vardır. Bu husus Şia fıkıh kitaplarından bakılabilir. Bu konuyu gündeme getirenler sanki her Şia ömründe sürekli mut’a nikahı yapıyormuş gibi düşünür. Dört evlilik de caizdir. Ama etrafımızda dört hanıma sahip insan göremiyoruz. Mut’a nikahı pratikte hiçte yaygın olmayan, ama Masum İmamlarca caiz olduğu bize bildirilen bir nikah türüdür.

6. Şia sürekli takiyye yaparak diğer Müslümanları kandırır, olduğundan farklı görünür.

Cevap: Masum İmamların ve Şia’nın tarihte hep baskı altında yaşamaları onların takiyyeye sarılmalarına yol açmıştır. Şia fıkıh kaynaklarından da görülebileceği gibi Şia’da iki türlü takiyye vardır:

Birincisi; eğer size ölüm korkusu gelmişse inancınızdan vazgeçtiğinizi söyleyebilirsiniz. Ammar b. Yasir’in takiyyesi buna örnektir. Bu İslam’ın Müslümanlara tanıdığı bir ruhsattır.

İkinci tür takiyye ise; Said Nursi’nin şu sözüyle güzel bir şekilde söylenmiştir: “Doğru söyle, ama her doğruyu her yerde söyleme.”

Eğer doğruların söylenmesi ümmetin birliğini parçalamaya sebep olacaksa susulması gerekir.

Takiyye Kur’an kökenli bir ilkedir. Şia’nın tarihte takıyye yapmasın sebebi, Şiileri acımasızca katleden ve Şia’yı yok etmeye çalışan zalimlerdir. Takiyye sadece Şia’ya mahsus bir şey değildir. Takıyye sadece kafirlere ve müşriklere karşı değil, karşı konulamayan  her zalime karşı yapılabilir.

7. Kerbela/aşura törenlerinde niçin başlar yarılıyor, sırtlar zincirlerle dövülüyor. Bu İslam’a aykırı değil midir?

Cevap: Bu olayı şuna benzetebiliriz: Her gün alimler mezarlarda mum yakılmaması, bez bağlanmaması, mezarlara adak adanmaması konusunda söz söylemelerine rağmen yine de özellikle mübarek gün ve gecelerde bu bidatlar cahil halk tarafından yapılmaktadır. Şia alimleri Aşura merasimlerinde taşkınlık yapılmaması, kan dökülmemesi yönünde birçok söz söylemesine rağmen yine de cahil insanlar bunu yapmaktadır.

Ayetullah Uzma Hamanei’e sorulan ve onun fetva kitabında yer alan  iki örnek veriyorum:

Soru 368: Aşura günü başa kama ile vurmak, ateş ve kor üzerinde yalın ayak yürümek gibi ruhi ve bedeni zarara sebep olan ve ayrıca diğer İslam mezhepleri uleması, izleyiciler ve yine halkının gözü önünde Şia’nın karalanmasına ve küçük düşmesine sebep olan merasimler hakkındaki görüşünüzü açıklar mısınız?

Cevap: İnsana zarar veren veya din ve mektebe leke getiren her iş haramdır; müminlerin bunlardan kaçınmaları gerekir. Zikredilen davranışların birçoğu halkın yanında Ehl-i Beyt (a.s) mektebine hakaret edilmesine ve mektebin lekelenmesine sebep olmaktadır. Bu ise en büyük zarar ve ziyandır.

Soru 369: Başa gizli bir şekilde vurmak helal midir? (Çünkü kimse görmeyeceği için dine ve mektebe zarar da gelmez) Yoksa bu konudaki fetvanız genel midir?

Cevap: Kama vurmak, örfen hüzün ve keder belirtilerinden sayılmamanın yanı sıra Ehl-i Beyt İmamları (a.s) zamanında ve onlardan sonraki dönemlerde rastlanılmış bir davranış değildir. Bu amelin Ehl-i Beyt İmamları (a.s) tarafından özel veya genel olarak onaylandığına dair bir rivayet de nakledilmemiştir. Günümüzde bu amel mektebimize leke getirdiği ve küçük düşürücü davranış sayıldığı için hiçbir şekilde caiz değildir.

Son Söz:

İmam  Gazalinin müthiş bir sözünü hatırlatmak isterim. “Bir mezhebi veya herhangi bir görüşü, onu anlamadan ve özüne tamamıyla vakıf olmadan reddetmek kör ve ahmakça bir davranıştır.”